AnasayfaAnasayfa  PortalPortal  GaleriGaleri  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

 

 


Paylaş | 
 

 KÜLTÜR VE TEŞKİLAT (SOSYAL YAPI-İNSAN UNSURU)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TURANCI_DELİTAY
Onursal Üye
Onursal Üye
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 247
Nerden Nerden : ANKARA
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 13/02/09

MesajKonu: KÜLTÜR VE TEŞKİLAT (SOSYAL YAPI-İNSAN UNSURU)   Paz Şub. 15, 2009 5:14 pm

3- İnsan Unsuru

Devletin yalnız hükümdar ve ailesinden ibaret sayıldığı topluluklarda siyasî hürriyet ve çalıma serbestliğini düşünmek güçtür. Devlet idaresi ve ülke anlayışında idareci-halk işbirliği olan siyasî teşekküllerde ise, durum başkadır. Eski Türk topluluğunda da insanın ferdî hukuk ile donatılmış ve iktisaden esir olmayan bir hayat düzeninde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunun tarihî belgelerle ortaya konması mümkündür. Önce, ailede özel mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletinde arazi üzerinde de özel mülkiyet câri idi (Asya Hunlarında, Gök-Türklerde, Uygurlarda vb.). Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır. 10. asır Bulgarlarında fertler kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bile birşey vermeyebiliyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb'anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuzlarda "beyler", han'ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi. Avrupa Hunlarında Attila'nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans'ta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık, kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemişti. Çin'deki köleler, hürriyet ülkesi olan Asya Hun topraklarına kaçıyorlardı. Bozkır Türk cemiyetinde öyle bir hürriyet havası vardı ki, en küçük bir aile bile başlı başına bir "il" sayılabilirdi. Bu durum bazan sosyal yapının daha yüksek kademelerinde müşahade ediliyordu. Meselâ 8 boy halinde Don-Aşağı Tuna nehirleri arasında yayılan Peçeneklerde "kabilelerin durumu o kadar müstakil idi ki, kavim beraber yaşadığı, beraber savaştığı, yani tam bir birlik teşkil ettikleri halde bir merkezî iktidar mevcut değildi". 12. asır Kıpçaklarında da durum böyle idi.
Türk boylarındaki bu karakteristik durum eski Türk ilinde siyasî birliği meydana getiren boyların -türlü nedenler yüzünden- birbirlerinden kolayca ayrılmalarına ve aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir il teşkil etmek üzere tekrar toplanabilmelerine imkân vermekte idi (eski Türk siyasî kuruluşlarında boy sayısın ifade eden ve zaman zaman değişen rakamlar bunu gösterir). Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette idi. Bu tip arazi devlet malı olduğu için, buralardan faydalanan özel mülk at, koyun ve sığır sürülerinin sahiplerinden tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler yolu ile il'in mâlhi ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu. Göçlerde âilelerin ve fertlerin kendilerine ait sürülerini ve taşınabilir mallarını berabelerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusunu ve serbest hareket etme eğilimini daima canlı tutmakta idi. Bu hâl ise, eski Türk devletlerinde, tabiatiyle, köleliği ve bazı zümreler için "imtiyazlılık" durumunu önlüyor, ayrıca Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de, adalet, eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu.

Eski çağlarda, yaşamak için ihtiyaç olan "çalışma, çekme ve taşıma gücü"nü insanlar, ancak kendi aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile sağlayabiliyorlardı. "Asalak" kültürde ve "köylü" (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu. İktisaden "besicilik"e dayanan Bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı, başta en yüksek kas (adale) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü karşılıyordu. Orman akvimelrinde ve yerleşik topluluklarda hakimiyeti ele geçiren guruplar, cemiyette kendilerine herhangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle, sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm zümrelerin (Moğollarda çeşitli neviden köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin'de enselerine boyunduruk vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunan'da Aristoteles'in "ehli hayvan" ve "canlı alet" dediği ve doğrudan doğruya "mülk" sayılan insanlar, Mısır'da, Hind'de ve Roma'da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettimek maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere başvururlarken, insanın kol (adele) gücüne müracaat zarureti duyulmayan bozkır kültüründe özel mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümler halinde kesinlik kazanmıştır.

Eski Türkçede "kul" tâbiri genellikle "köle" müteradifi olarak alınıyorsa da doğru olmasa gerektir. Çünkü köle, hiçbir "mülk"ü bulunmayan ve cemiyette hiç "hak" sahibi olmayan insan demektir. Bu mânâda, Yunan - Roma medeniyeti dahil her yerde kölelik müessesesi teşekkül etmiştir. Türklerde ise, özel mülkiyet ile hürriyet anlayışı buna engel olmuş görünüyor. Gök-Türk yazılı belgelerde 14 yerde "kul" tâbiri geçmektedir. Fakat buralarda gerçek mânâsı ile "mülk"ten ve "hak"tan mahrum insanlar zümresi ve müesseseleşmiş "kölelik"ten ziyâde, siyâsî hakların kaybedilmesi ve bazı "medenî" haklar yönünden yasaklara uğramak bahis konusudur ve daha çok "esirlik" ifade edilmek istenmiştir. İstiklâlini kaybeden her topluluğun böyle tahditlere maruz kalması zamanımızda bile tabiî karşılanmaktadır. Esirlik ile kölelik içtimaî ve hukukî bakımlardan birbirinden farklı şeylerdir. Eski Yunan'da, Roma'da ve Moğollarda, kölelerin yanında, fakat onlardan ayrı olarak esir (bilhassa savaş esirleri) de vardı. Esasen eski Türkçe metinlerde "köle" kelimesi geçmez. Kün (cariye) sözü de Çincedir (kü'an). Bununla beraber Tabgaçlarda ve İç-Asya Uygurlarında kölelerle karşılaşılmakta ve hatt DLT'de "ol kul boş kıldı" (O, kölesini azâd etti) gibi bazı ibareler dikkati çekmektedir. Bunların hepsi dış tesirlerle açıklanabilir. İlk iki Türk devletinde kölelik, asli Türk bölgelerinde değil, Çin ve İç-Asya sahasında görülmekte olup, herhalde, idarede daima pratik yolu tercih eden Türk siyasi teşekküllerinin, halkça ünsiyet peyda edilmiş içtimaî ve hukukî kaidelere dokunmamalarının neticesidir. Kaşgarlı Mahmud da, yine aslen Türk olmayan bir kültürün uzunca bir süreden beri tesirindeki Türk zümrelerinin dilinden örnekler vermektedir. Kıpçak bozkırlarında bazı Türk çocuklarının "satın" alınarak Orta-doğu memleketlerine gönderilmesi İslavlardan ve Normanlardan gelen meşhur esir (köle) ticaretinin bir neticesi olarak mütalaa edilebilir. Çünkü daha eski asırlarda Doğu Avrupa Türkleri arasında da böyle bir durum görülmüyor. Bilindiği gibi kölelik, menşeini "yerleşik" medeniyetten alan ve bazı orman cemiyetlerinde (meselâ Moğollar) mevcut olan bir müessese olup, bozkırlara yabancıdır. Bunun nedeni söylediğimiz gibi, bozkırlar bölgesi insanların, yaşadıkları coğrafî şartlar icabı, çok erken çağlarda belirli seviyede hukuk fikrine ulaşmış olmalarıdır.

Bu hukuk anlayışının eski Türk cemiyetinde imtiyazlı "sınıf"lara dayanan bir düzenin ortaya çıkmasına da engel olacağı aşikârdır. Herhangi bir toplulukta imtiyazlı zümrelerin teşekkülünde başlıca üç âmil rol oynamaktadır; geniş araziye sahip olmak (iktisadî), askerliği meslek edinmek (idarî-siyasî) ve rûhân-i zümreye mensup bulunmak (dinî). Bunların her üçü de bozkır kültürü içinde gelişme şansını bulamamıştır. Önce, ziraatın, umumî ekonomik hayatta ancak tali olarak yer aldığı bozkırlar sahasında büyük "malikâne"lerin meydana gelmesi (feodalite) imkân dışındadır. Buna göre, eski Türk sosyal hayatında, "toprak köleliği" (servage) bahis konusu değildir (Orta Macaristan'da bazı köylerin, 445'de ölen Bleda'nın dul hanımına ait olduğuna dair Priskos'un kaydını doğrudan doğruya "yerleşik" kültür mahsulünden ibaret olan toprak aristokratlığının Avrupa'da bir devamının tesbiti olarak değerlendirmek lazımdır). İkincisi, askerliğin eski Türkler arasında ayrı bir meslek sayılması düşünülemez, zira her Türk iyi savaş terbiyesi almış, her an savaşa hazır, daimî asker durumunda idi. Çocuklar 3-4 yaşlarından itibaren, kuzuya, koyuna bindirilerek ve ok ile sincap vb. avlatılarak, biniciliğe ve vuruculuğa alıştırılırdı. Henüz yürümeye başlayan her çocuğun yanında eğerlenmiş bir at hazır bulunurdu. Eski Türklerde fertler savaşçılık ve mücadele sahasında şahsiyetlerini bulurlar ve gösterecekleri kahramanlık ölçüsünde cemiyette yerlerini alırlardı. Kadınlar da aynı şekilde yetişmiş olup, çok kere erkeklerle birlikte savaşa katılırlardı (hatta İslâmi devirde bile, Atsız'ın 1077'deki Kahire savaşı). Binlerce kilometrelik göç hareketlerinde, bütün aile efradı ile birlikte yeni yurt kurmak zorunda olan bozkırlı Türk'e, kadının her sahada olduğu gibi, savaşta da destek olması tabiî idi. Üçüncüsü, eski Türklerde din adamları imtiyazlı bir "sınıf" değillerdi, çünkü, yukarıda da belirtildiği üzere, bozkır Türk toplulukları daha çok siyasî vasıta olup dinî karakter taşımıyorlardı. Orhun kitabeleri dahil eski bozkır Türk belgelerinde din adamlarından hemen hiç bahsedilmemesi bu bakımdan dikkate değer bir nokta teşkil eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
KÜLTÜR VE TEŞKİLAT (SOSYAL YAPI-İNSAN UNSURU)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» AİLE İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER
» İnsan vücudu hakkında 16 olağanüstü gerçek

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Ülkücü Forum :: Ülkücülük ve Turan-
Buraya geçin: