AnasayfaAnasayfa  PortalPortal  GaleriGaleri  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

 

 


Paylaş | 
 

 MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:47 pm

MİLLİ BENLİK



Yirminci asır medeniyeti ve Avrupa milletleri ile temasa gelen insanların bir çoğunda milli benlik hissinin sarsıldığını görüyoruz. Şüphesiz yüksek, duygulu olan her medeni insan Avrupa ve Amerikanın yüksek ilmini ve ince tekniğini görünce onlara karşı takdir ve hürmetle karışık bir hayranlık duyar. Fakat birçokları bu kadarlarla da kalmayarak onların dini, siyasi, içtimai ve iktisadi ahlaklarına ve bütün insanlık asaletlerine de hayran kalarak kendi milletimizi ve kendi milli benliğimizi hiçe saymaya başlıyorlar. Bunların içinde derin bir göğüs geçirerek "onlar nerde, biz nerde?" diyenler bulunduğu gibi, kendinden geçerek ve her şeyi unutarak Avrupa ve Amerikalılara tapınanlar ve birkaç yıl yabancı memleketlerde kaldıktan sonra, bir vazife almak üzere vatana döndükleri zaman derin bir inkisara düşenler ve hatta ağlayanlar da vardır.

Bu ileri medeniyetlerin ihtişamı ile gözleri kamaşan ve milli benliklerini kaybeden insanlara acımamak elimizde değildir. Fakat onlara yalnız acımak da kâfi değildir.

Eğer, Türk milleti Garptaki milletlerden sefil, perişan, yoksul ve geri ise bu kabahat ne onda ve ne de bizdedir. Ancak geçmiş zamanlarda bu milleti zincirleyen ve süründüren harici ve dâhili siyasetlerde, fenalıklarda ve nihayet muahedelerde ve münevverlerdedir.

Eğer bugün Avrupa ve Amerikalılara şuursuz bir budala aşkı ile bağlanmıyor da onların insanlığına hayran yaşıyorsak, bu zavallılığına ve geriliğine hükmettiğimiz Türk milletini de o seviyeye çıkarmak en büyük insanlıktır.

İyiliklere ve güzelliklere hayran kalarak, zavallıları ve mustaripleri unutan ve hiçe sayanlar, ancak cılız enerjili ve kısır ruhlu insanlardır. İnsanlığımızda kuvvetli, soy ve cins isek, milli benliğimizi kaybetmeden; acizlere ve miskinlere yakışan hüsranlara ve inkisarlara düşmeden, bu yüksek gördüğümüz milletlere ve memleketlere doğru hamle yapmak mecburiyetindeyiz.

Hâlbuki milli gayretlerimiz bu kadar sade ve basit bir acıma hissine ve bir misyoner sevgisine muhtaç kalacak kadar da düşkün değildir. Davamızda hakikat, kuvvet ve asalet vardır.

Türk milleti, Avrupa ve Amerika da bulunmayan birçok cevherlerin, faziletlerin ve asaletlerin kaynağıdır. Nitekim bugünkü hayati kudret ve kabiliyetimiz de Avrupa ve Amerikan kafalarının ve zihniyetlerinin ümidi hilafınadır. Onlar bize yıllardan beri öldü ölecek, gömüldü ve gömülecek diyorlardı. Fakat bugün her zamandan daha hür ve gür bir sesle biz varız, biz yaşıyoruz ve biz yükseleceğiz diye haykırabiliriz.

Türk milleti de Türk vatanı gibi, iyi tetkik edilmemiş olduğu için onun maddi ve manevi hazinelerinden habersiz yaşıyor, millet ve memleketimize yabancıların gözleri ve zihniyetleriyle baktıkça aldanıyoruz.

Irki asaletimiz, enerjimiz ve insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve büyükleri hayran kalırken, bizim kendi milletimizi hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasda makrunsa alçaklık, böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır.

Dikkat ediniz... Avrupa ve Amerikanın tabiiyet ve muhaceret hareketlerini gösteren istatistiklerine bakınız. Orada Suriyeli Araplara Arap yerine sadece Suriyeli dendiği göreceksiniz. Çünkü gördükleri insanlarda tarihi bir ırkın meziyet ve hassaları bulamamışlar ve o insanlara Arap diyememişlerdir.

Yine birçok yerlerde Rumlar, Ermeniler ve hatta Mısırlılara Levanten dendiğini okuyacaksınız. Bunlara da bir millet namını vermeyi çok görmüşlerdir.

Hâlbuki bu topraklardan oralara giden, oralardan geçen veya kalan herkese Türk derler. Geçmiş zamanlarda biz kendi kendimizi Osmanlı diye avutur ve milliyetimizi hiçe sayarken de onlar bize Türk derlerdi. Nitekim Japon çocuklarına da her yerde Japon derler.

Biz Türk’üz. Tarihimize ve en yakın mazimize dayanarak Türk’üz der ve bundan haklı bir iftihar duyarız.


En uzak köşelerde, cenubi Amerika sahillerinden uzak şehirlerde yaşayan Türkler vardır. Onlar her yerde milli benliklerine uygun işler bularak asil, temiz ve dürüst olarak yaşarlar. Fakat başka milletlerden birçoğu, aynı memleketlerde ekseriya zabıta vukuat listelerini dolduran unsurlardır. En dürüstleri de umumi evler ve müesseseler işletmekle meşguldürler. İşte bu vaziyetleri gören ve bilen ecnebiler onlara kendi milletlerinin isimlerini vermemişler ve daha doğrusu tarihi bir ırk olarak kabul edememişlerdir.


Şu halde bu milleti, en uzaktakilerden en yakın milletler kadar herkes tanır. Temas fırsatına nail olanlar ise, daima milli benliğinin ve asaletlerinin hayranı kalmışlardır. O kadar asil bir milletiz ki, insanların en çok vahşileştiği bir sahne olan muharebe meydanlarında bile insanlığımızı kaybetmez ve kendimizi karşımızda cephe tutan düşmanlara da sevdiririz.


Bir millet, tarihi, iktisadi ve siyasi birçok düşmanlıklar, fenalık ve idaresizlikler yüzünden yoksul düşmüş ve geri kalmış bulunabilir. O milletin bunu gören, duyan ve acıyan evlatlarına düşen birinci vazife, bu asaleti çamurlardan ve sefaletlerden kurtarıp çıkarmaya ve yükseltmeye çalışmaktır. Bu da ancak milli benliğimize ve milli enerjimize inanmakla olur.


Milli benliğe inanmak, Türk milletinin mukaddes haklarına, faziletlerine, kabiliyetlerine, cevherlerine ve asaletlerine inanmak demektir.


Buna iman edenler, memleketimizin ilmini ve tekniğini yükseltecek büyük muvaffakiyetler için çalışır ve insanlıklarını gösterebilirler. Fakat milletini tanımadan, ona kabiliyetsizlik ve iptidailik izafe ederek çıktığı kabuğu beğenmeyen ve yabancıların reklâmını yapmakla geçinen soysuz dejenereler, hiç bir millete intisabı olmayan vatansızlardır. Bunlara biz de Levanten der geçeriz.


Milletimiz, ne fedakârlıkta, ne milletseverlikte, ne yaratıcılıkta ve ne de müminlikte hiç bir milletten geri değil ve hatta ileridir.


Türk milleti hiç bir şeyi kendi felsefesi ve kendi düşüncesiyle tartmadan körü körüne kabul etmez. Ancak yaygaralı yavelerle cemiyeti karıştıran ve bulandıran bezirgân ruhlu milletlerden değildir. Onda büyük ve çelik Türk sükûnu ve kuvveti vardır.


İtaati kör bir tapınma değildir. Kendinden büyüklere karşı duyduğu tevazuun sakin bir ifadesidir.


Türk milleti en yüksek izzetinefse maliktir. Muvaffak olmak için didinmekten ve yaşamak için ölmekten çekinmez. Asri ilimler ve vasıtalarla onu teçhiz ettiğimiz gün, en büyük istikbale namzettir.


Bundan gafil olanlar, siyasi dedikodulara karışmadığı için onu duygusuz, reaksiyonsuz, geri ve iptidai bir millet sanan ve yabancı milletlerin yaygarası ile gözleri kamaşan insanlar, tarih okumuyorlarsa en yakın maziye baksınlar. Dün Sultanlara taptığı zannolunan bu millet, milli mevcudiyetini tehlikede görünce bir kumandanın emri altına girmiş, hayatını ortaya atarak istiklalini ve istikbalini kazanmıştır.


Dün tembelliğinden bahsolunan bu millet, kendine göre en ağır vergileri ödeyen millettir.


Bu hakikatlerin sebebini anlamak, bu anlaşılmaz hadiseleri izah etmek için Türk köylerine sokulmak; köy kahvelerinde ve onların karşısında imtihan olmak, onların ihtiyaçlarına cevap vermek için çalışmak lazımdır. Kısa söyleyelim: Türk benliği ile karşılaşmak ve kaynaşmak lazımdır.

Milli benliğimize inanalım. Milletimize tapalım.


Atsız Mecmua, 1931
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:47 pm

MİLLİ BENLİK 2



Kuvvetli toplulukların bir özelliği milli benliktir. Milli benlik kendine güvenden doğar. Kendine güvenen topluluk başkalarının ne düşüneceğini, ne yapacağını umursamadan kendi davasını yürüten topluluktur.


Günümüzdeki iki örnek milli benliği olan toplulukların nasıl davrandıklarını göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir:


İngiltere İmparatorluğundan ayrılan Güney Afrika Birliği ile kendi kendine bağımsızlık ilan eden Rodezya'nın durumu.


Birincisinde Flaman ve İngiliz asıllı iki buçuk milyon insanın 12 milyon Zenciyi ikinci sınıf vatandaş sayarak milli hâkimiyete karıştırmamaları yüzünden bütün cihanın protesto ve tehditlerine maruz kaldıkları halde aldırmamaları olayı vardır.


İkincisinde, İngiltere'nin baskısına ve tehdidine rağmen, iki milyon Zenci bulunan ülkede 200.000 beyazın hâkimiyet ilan etmeleri bahis konusudur.

Bu davranışların doğru veya insanca olup olmadığını tartışmıyorum. Milli benliği olan toplulukların nasıl mücadele ettiklerini, neleri göze aldıklarını anlatmak istiyorum.


Kıbrıs davasında koca Türk milletinin yasını açarak 18 milyon lira toplamak, çıkarma gemileri yapmak güzel bir davranıştır. Fakat davanın büyüklüğü, gerektirdiği fedakârlığın sonsuzluğu karşısında hiç bir şey değildir.

Kıbrıs davasında koca Türk milletinin yapabileceği fedakârlık 18 milyon lira mıdır? Bunun yüz katı her yıl eğlence ve sefahat için harcanıyor. Hani Kıbrıs'a indirme yapacak uçaklar? Hani çıkartma gemilerini koruyup icabında engel olmak isteyen gemileri batıracak hücum botları? Hani Kıbrıs'a denizden ve havadan gidecek paraşütçü komandolar? Hani icabında devletten hiç bir yardım istemeden Batı Trakya'ya saldıracak gönüllü akıncı tümenleri?

Bunları devlet değil, millet yapacak. Dernekler kurulup derhal faaliyete geçilecek. Sevap kazanmak için serseri kumarbazlara her gece kırk kişilik iftar sofrası hazırlayan Müslüman zenginlerden para istenecek. Vermeyenler teşhir olunacak. Orta hallilerle yoksullar zaten verir; onlardan da toplanacak.

Komando öncülüğünü üniversiteliler yapacak. On beş yaşından yukarı herkes her ay bir gün bir övün eksik yemek yiyerek o yemeğin parasını teşkilata vermeye çağrılacak. Sinemalar, tiyatrolar, kazanç yerleri ayda bir günün seansının kazancını aynı yere bağışlayacak. Bunlar yılda 100 milyon eder. Ayrıca her memur aylığının yüzde birini verecek. Bununla da Üniversiteliler tümeni hazırlanacak.

Bu tümeni eğitecek emekli kurmaylar elbette vardır. Hazırlık tamamlandıktan sonra da millet, Yunanistan'dan hesap soracak… .

Hayal, değil mi? Evet, hayal... Hayal insanlara has bir yaratıcı kuvvettir. Yalnız yiyip içmeyi ve zevki düşünen hayvanlar elbette hayalden yoksundur.

ÖTÜKEN, 1965, Sayı: 24
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:47 pm

MİLLİ DEĞERLER VE MİLLİ RUH



Yahya Kemal, Ziya Gökalp'la olan manzum bir şakalaşmasında: ''Kökü mazide olan atiyim" demişti. Bu dört kelimelik mısra, yaşamak kabiliyeti olan bütün milletler için değişmez bir düsturdur. Maziyi unutsak, atsak, inkâr etsek bile kökümüz, aslımız oradadır. Manevi kanımızda, yani ruhumuzda olan istidatların, iyi veya kötü her şeyin genleri oradan gelmektedir. Onları bilmek, kusurlu olanları düzeltmek milletteki yaşama inancının şartı, kanunudur.

Maziyi küçük görmekten hiçbir şey çıkmaz. Onu aşağılamak yanlış bir düşüncedir. Yeni doğmuş bebeği çirkin, akılsız, aciz diye sevmemek, onun sonra ne güzel bir şey olacağını düşünmeden yapılan nasıl bir haksızlıksa, kusurları olan maziyi sevmemek de öylece yanlış bir davranıştır.


Gerçi mazinin sisli ufuklarındaki şanlı ve büyük perdesinin arkasında sönük ve korkunç başka perdeler de vardır. İnsanın henüz insanla hayvan ortası bir yaratık olduğu zaman hiç de övünülecek bir çağ değildir. Fakat ne yapalım ki bu böyledir. Yaratıcı kudretin bize çizdiği kaderdir. Onu değiştirmek kimsenin elinde değildir.

Övüncümüz, millet veya kavim olduğumuz zamanlardan başlar. Çünkü artık yasa içinde, düzenle, erdemle, yardımlaşma ile teşkilatla, fedakârlıkla, savaşta ölümü göze almakla yaşanan bir hayat başlamış, yaşamak güzelleşmiştir. Bu güzel hayatın da çirkin tarafları yok mudur? Elbette vardır. Fakat bir aksak mısra için güzel bir şiir nasıl atılamazsa, sesi çok çirkin olan bir kemancı kızın sanatı nasıl inkâr olunamazsa, bir ameliyatta hastayı öldüren birinci sınıf bir doktor nasıl büyük hekim olmaktan çıkmazsa bir millet de mazisindeki çirkin taraflar yüzünden sıfıra indirilemez.

Bir insanın tek bir sözüne, bir eskrimcinin bir hamlesine, bir kumandanın bir muharebesine bakarak da hüküm verilemez. Hüküm vermek için o insana, o sporcuya, o kumandana topyekûn bakmak gerekir.

******'ün büyük kumandan olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Ama Birinci Cihan Savaşı'nın sonunda Suriye'de yenildi.

Gazi Osman Paşa da büyük kumandandır. O da yenildi. Hem de tutsak düştü. Bunlarla ******'ün ve Gazi Osman Paşa'nın büyük kumandan olmak vasfı gider mi? Gitmediğine en büyük senet, Moskof Çarı'nın Gazi Osman Paşa'ya kılıçla gezmek müsaadesini vermesi, İngilizlerin de Çanakkale Savaşı hakkındaki resmi tarihlerinin başında ******'e yaptıkları ithaftır.

Mehmet Emin Yurdakul'un dediği gibi:

Milliyetler mazilerden akıp gelen sellerdir.

Mazide eşsiz bir güzellik vardır. Çünkü artık bir daha geriye gelmeyecektir. Çünkü orada hep ölüler yaşamakta ve suçlarından sıyrılmış olarak yalnız büyüklükleriyle bize bakmaktadır. Mazi güç kaynağı, fazilet ırmağıdır.

Milletlerin, mazilerine sımsıkı sarılmaları elbette boşuna değildir. Toprak altından çıkan şekilsiz taş parçalarını değerlendirmek, tek duvarı kalmış bir yapıyı ayakta tutmak için didinmek bir yaşama savaşı, köklü olmak ülküsünün görünüşüdür.

İskoçlar o acayip eteklikleri herhalde elalemi kendilerine güldürmek için giymedikleri gibi İspanyollar da boğa güreşlerini vahşet olsun diye yapmıyorlar.

Millet hayatındaki vazgeçilmez unsurlardan biri de müziktir. Bazılarının dediği gibi müzik iptidai insanın isterisinden doğmuş olsa bile artık güzel sanatların bir bölümü olarak hayata girmiştir. Çıkmaz; çıkarılamaz.

Bizde ta Hunlar çağından; yani milattan önceki yüzyıllardan beri bir saray ve ordu mızıkası olduğu tarihi kayıtlarla bilinmektedir. Bir milli marş, bir askeri beste, melali anlatan bir parça yahut neşeli bir ezgi fertleri, toplulukları, milletleri ruhlandırır, bazen kendinden geçirir. İnsanlar müzikle duygulanırlar, sevinirler, bazen de ağlarlar.


Türk müziği, cihan devleti kurmuş bir milletin ruh olgunluğunu gösteren ağırbaşlı bir müziktir. Tabii, onun her parçasına güzel denemez. Batı müziğinin her parçasına da denilemeyeceği gibi. Güzelin tarifi pek yoktur. Çünkü güzelin tartısı ve ölçüsü yoktur. Görende, duyanda büyük estetik tesir yapan şey güzeldir. Bu sebeple bir Türk'ün güzel bulduğu şeyle bir Batılı'nınki, bazen bir olsa da, çok defa aynı değildir.

Bizim müziğimizin büyük üstadlarından biri ''Itri’'dir. Milli ruhu terennüm etmiş, Türk'ün duygusunu dile getirmiştir. Itri bir mazidir, semboldür. Türk müziğinin devidir.

Türk Milleti günün birinde Müslümanlığı bıraksa bile nasıl Süleymaniye'yi sevecekse, müziği de hangi yolu ve yönü alırsa alsın Itri'yi de öyle kutlayacaktır. Itri bir mukallit yani bir çalgıcı değil, bir yaratıcı yani bir bestekârdır.

Durum bu iken 27 Kasım 1971 tarihli Milliyet'te "Devlet Sanatçısı" Bayan Suna Kan'ın Itri'yi de, tek sesli müzik dediğimiz Türk musikisini de yerin dibine batıran yazısını okuyunca hayretler içinde kaldık. Usta bir kemancı olan Suna Kan vaktiyle bir harika çocuktu. Demek artık harikalığı gideren sadece çocukluğu kalmış. Tek sesi hakir görmek nedir? Sindirilmemiş bir yükselmenin eseri... Müziğin ileri veya geri oluşunu yalnız tek ses veya çok sesle açıklamak pek çocuksu bir izah değil mi? Caz müziği de çok seslidir ama bu, onu bayağı bir takırtı olmaktan kurtarmıyor.

Ney de tek sesli bir müzik aletidir. Ancak ney, tarihimizde sadece bir müzik aleti olarak değil, aynı zamanda şanlı bir silah olarak da yer almıştır. Çünkü tahtından indirildikten sonra bir odada tutuklu bulunan III. Selim, çoğu gayrı Türk kölelerden meydana gelen bir kalabalığın, kendisini öldürmek üzere, odasına saldırdıkları sırada ney çalmakta idi ve kendisini o tek sesli müzik aleti ile savunmuştu.

Suna Kan'ın küçümsediği kavuklu adamların çaldığı tek sesli mehterle ülkeler açıldı, teşkilat kuruldu ve İngiliz Toynbee'nin yeryüzünde kurulmuş iki buçuk imparatorluktan biri diye vasıflandığı Osmanlı İmparatorluğu'nun kültürü ve medeniyeti yüzyıllarca yaşadı (öteki imparatorluk Roma, yarım olanı da İngiliz İmparatorluğu'dur).

Muhteşem bir tarihin müziğini küçük görmek o muhteşem maziyi de küçük görmek, kendisini bu milletten saymamaktır. Suna Kan, 22–23 Aralıkta Devlet Konser salonunu "müzelik eserler" işgal ederse Devlet Sanatçılığı unvanını iade edecekmiş.

Etsin!... Bu dünyaya bir Suna Kan gelmeseydi Türk milleti hiçbir şey kaybetmezdi. Gitmesiyle de kaybedecek değildir. Çünkü o nihayet usta bir çalgıcıdır ki kendisinden daha usta olanlar da vardır.

Fakat dünyaya bir Itri gelmeseydi Türk ırkının müzik yönü bugünkünden biraz daha aşağıda kalacaktı. Çünkü O, gerçek sanatkâr, yani bestekârdı.

Bir de her şeye ******'ü karıştırmakla davalar çözümlenmez. Suna Kan'ın yaşı ******'ün müzik hakkındaki konuşmalarını veya sözlerini bilecek kadar fazla değildir. Herhalde kendisine öğretenler var.

Şunu asla unutmasın ki ****** tek sesli müziği sevmeseydi, sofrasında bu müzikle şarkılar söyletmez, kendisi de söylemez, Hatta Zeybek havası çaldırıp bizzat oynamaz ve tek sesli besteler söylesin diye Safiye Ayla'yı çağırtıp getirmezdi.

Milli değerlerin modası geçebilir, müzelik olabilirler. Fakat Yine saygı görürler. Beethoven de müzeliktir ama hakaret görmüyor, baş tacı ediliyor. Bugünkü Avrupa'nın insanlıktan çıkmış gençleri Beethoven'i dinleyip anlıyor mu? Onlar ancak Pop müziği denen vahşi seslerle zıplıyorlar. Fakat Beethoven'in tarihte aldığı yeri sarsamıyorlar, sarsamazlar.

Suna Kan'ın hücumlarına rağmen de Itri tarihteki yerini almıştır, yıkılmaz. Hafif keman yayı ile vurarak üç yüzyıllık taş anıtı devirmeye imkân yoktur. O, milli ruhtan bir parçadır ve Türk ırkı yaşadıkça dimdik ayakta duracaktır.

(20 Aralık 1971), Ötüken, 1972, Sayı: 92
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:47 pm

MİLLETLERİ RUHLANDIRMAK





Çalıştırılan bir makinenin durmaması için nasıl arada bir yağlanması gerekiyorsa, yaşayan milletlerin de manevi bakımdan çürümemesi için ruhlandırılmaya öylece ihtiyacı vardır. Ruhlandırılmayan, ruhlandırılması için sebep ve çare bulunamayan milletler kırılıp dökülme ye mahkûmdur. Örnek mi istiyorsunuz? Ufuklarında güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunun İkinci Dünya Savaşından sonraki zavallılığına, çatırdamasına, yıkılmasına bakınız.

Ruhlandırmak bir millete geçmişteki büyüklüklerini, büyüklerini hatırlatmak; hatta bozgunlarını, uğradığı ihanetleri andırarak ibret almasını sağlamak ve hepsinden mühimi de yarın için büyük milli hedefler göstermekle sağlanır.

Bir milleti ruhlandırmak tamamıyla milliyetçi bir davranıştır. Yabancıların büyüklerini ve başarılarını anmakla, uluslararası törenlerle ruhlanmak olmaz.

Malazgirt ve Alp Arslan'ı anmak bir milli ruhlanış davranışıdır. Bunun bir minnettarlık ve vefa borcu olması bir yana, verdiği örnekle Türk gençlerini öyle olmaya dürtmek gibi büyük bir faydası da vardır. İnsanlar, hele gençler ve çocuklar ne görürlerse onu kaparlar. Bugün sokakları dolduran ve insandan çok maymuna benzeyen saçlı, sakallı, bıyıklı yaratıklar analarından öyle doğmadılar; o örnekleri göre göre bu hale düştüler.

Alp Arslan ve Malazgirt için 26 Ağustos 1971'de Türkiye'nin her yerinde büyük törenler yapılmalıydı. Yapılmadı. Siyasi buhran, parti kavgaları, ihtiraslar ve kinler buna imkân vermedi. Fakat hiç olmazsa beş yıl önceden başlanıp ehliyetli kimseler görevlendirilseydi her şeye rağmen bu gösterişli törenler yapılır, gençliğin milli ruhla beslenmesi bakımından büyük bir başarı ve kazanç sağlanırdı.

Yurdumuzda bir takım törenleri, anma günlerinin yapıldığını görüyorsak da gülmek mi, ağlamak mı gerektiğini kestiremiyoruz.

4 Eylül 1971 Cumartesi akşamı İstanbul Radyosu "Ahı Evren" den bahsetti. Ahı Evren, Anadolu'da esnaf teşkilatını kurmuşmuş. Bu teşkilat Orta Asya'dan gelen bir Oğuz türesi imiş. Göçebe Oğuzlardaki esnaf teşkilatı... Aklımız Tanrı'ya emanet!... Hele koca Çalışma Bakanı'nın, bu masallara inandığı yetmiyormuş gibi bu adamın adını "Ahi Evran" diye okuması da ayrı bir festivaldi. "Ahı" ve eski şekliyle "akı" Türkçe bir kelime olup "cömert, yiğit, dost" anlamındadır. "Evren" ise hem "ejder", hem de "kâinat" manasına gelip erkek adı olarak kullanılır. "Ahi" ise Farsça bir kelime olup "ahlı", "ah çeken" demektir ve şairlerin mahlas diye kullandığı uydurma bir kelimedir. Hatta Yavuz Sultan Selim çağında Ahi mahlaslı bir şair yaşamıştır


5 Eylül 1971 akşamı ise yine İstanbul Radyosu'ndan başka bir masal dinledik. Ciddi mi, şaka mı olduğu pek anlaşılamayan bu masala göre Seyid Battal Gazi bundan 1200 yıl önce Anadolu'yu Türkleştirmeye başlamış.

Bu büyük tarihi gerçeği hangi tarih bilgininin keşfedip ortaya attığını bilmiyoruz. Bir "millet okulu" demek olan radyonun millete hitap ederken daha bilgili, ağırbaşlı ve ciddi olması gerekmez miydi?

Türk tarihinde "Battal Gazi" diye bir adam yoktur. Halk arasında okunan bir Battal Gazi Destanı vardır. Dili ve edası Türkçe olmakla beraber içindeki kahramanlar hep Arapça adlar taşır. Şimdilik, üzerinde son karara varılacak çalışmalar yapılmış değildir.

1200 yıl önce, yani 770 yıllarında daha Türkler ne Müslüman olmuş, ne de Anadolu'ya gelmişti. Aşağı yukarı 740 tarihlerinde Bizanslılarla yapılan savaşlarda ölen bir Arap kumandanının adı "Abdullah Battal"dır. Abbasiler'in paralı askerleri arasında Türkler'in bulunması ve bunların da Bizans'la çarpışması dolayısıyla Battal Gazi Destanı'nın bu Türkler arasında ortaya çıktığı bir faraziye olarak ileri sürülüyorsa da mesele henüz çözümlenmiş değildir. Bundan ötürü de Battal Gazi adında bir Türk'ün 1200 yıl önce Anadolu'yu Türkleştirmeye başladığı hakkındaki radyo yayını uydurmadan başka bir şey olamaz.

Anma törenlerinin en büyüğü Yunus Emre'nin 650. ölüm yılı dolayısıyla yapıldı ve buna başka milletlerin Türkologları da çağrıldı. Bu da ciddi bir iş değildi. Bir kere Yunus Emre'nin 650. ölüm yılını anmak onun 1971–650 = 1321'de ölmüş olduğunun ispatı gerekirdi. Oysaki Yunus Emre'nin doğum ve ölüm yılları şöyle dursun; bir kişi mi, yoksa ad benzerliği sebebiyle birbirine karışmış iki, hatta üç kişi mi olduğu bile belli değildir. Yunus Emre törenine katılanlardan işittiğimize göre baştan sona hep onun hümanizmasından bahsedilmiş. Bir millet her şeyden önce bütün veçheleriyle kendisinden olanları anıp kutlar. Hümanist demek Türk'ü başkalarıyla eşit tutan demektir. Türkiye'nin bugünkü ortamı da gösteriyor ki bize hümanistler değil, Türkçüler lazımdır.



Garip bir yönümüz var: Birisini andık mı, onu göklere çıkarıyoruz. Kör ölüyor, badem gözlü; kel ölüyor, sırma saçlı oluyor. Hâlbuki anma törenleri, tevilin ve yalanın değil, gerçeğin dile getirilmesi olmalı, genç nesiller eskileri hem erdemleri, hem de eksikleriyle öğrenmeye alışmalıdır.

Şimdi bu açıdan bakıp Yunus Emre'yi tarihin anatomi masasına koyarsak varacağımız sonuç şudur:

Yunus Emre, Türkçenin büyük bir sanatkârıdır. Türkçenin büyük bir şiir ve fikir dili olduğunu ortaya koyanlardan birisidir.

Fakat Yunus Emre'nin fikirleri Türk milletini zehirlemiş, onu uyuşturmuştur. Çünkü o da yaşadığı zamanın fikir ve duygu hastalıklarına kapılarak birbirini tutmaz sözleri "tasavvur' diye ortaya atmış, savaşçı bir millet olan çevresinin düşmanlarla kaplı olmasından ötürü savaşçı olmaya mecbur bulunan Türk milletine bir dilencilik felsefesini telkin etmeye çalışmıştır. Onun:

Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek.

Sen derviş olamazsın

demesi Türk ahlakına, yaratılışına uyan bir düşünce midir? Hatta Türk dervişleri böyle midir? Orhan Gazi ile birlikte savaşlara katılan dervişler derviş değil midir? Türkiye’nin ilk imparatoru olan Selçuklu Tuğrul Beğ'in kâtibi olan Arap İznü Hassul, Türkçeye de çevrilen eserinde Türkler'i böyle mi tarif etmiştir?

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan Halka müderris olsa hakikatte asidir.

demekle Yunus Emre milliyet bakımından da, din bakımından da sapıklık içinde değil midir? "Millet" kelimesini Türkçedeki bugünkü anlamı ile "ulus" yerinde kullanıyorsa milliyetsiz, vatansız bir adamdır. Böyle değil de bunu Arapçadaki manası ile "din" yerinde kullanıyorsa o zaman da kâfirdir. Çünkü Müslümanlık öteki dinleri kendisiyle eşit saymaz. Zaten onun:

Oruç, namaz, zekât hac cürm ü cinayettürür;

Fakir bundan azaddır has-ı heves içinde



demesi de hiçbir tevil ve tefsire mahal bırakmayacak şekilde küfürden başka bir şey değildir. Bunları tasavvufla falan izaha çalışmak boşuna ve gülünç gayretlerdir. Halka evliya diye kabul ettirilen Yunus Emre'yi, tasavvufi herzelerinden dolayı büyük devlet adamı ve şeyhülislam Ebu suud tekfir etmiştir.

Şimdi soralım: ****** Türkiye'si, ****** milliyetçiliği diye her gün leylek gibi laklak eden çeneler jübilesini yapmak için koskoca Türk tarihinde bula bula sapık düşünceli, hasta ruhlu Yunus Emre’yi mi buldular? Ya hele o ölüm yılını nasıl uydurdular? Yunus Emre için tören yapılacaksa onun milli hizmet tarafı olan "Türkçesi" dururken ne diye milli ihanet olan hümanizmasını aldılar? Yunus Emre gerçekten büyük bir hümaniste o ilmi bir etütle uzmanların incelemesine sunulur. Bütün millete değil…

Milli bir gaflet içinde biz, kendi kendimizi yıkmaya çalışırken İran, kuruluşunun 2500 yıl dönümünü kutlamaya hazırlanıyor ve biz Malazgirt için üç beş milyon lira bulamazken onlar bir yıllık petrol gelirlerini, yani birkaç milyar lirayı bu işe ayırıyor.

Tarihi gerçeğe bakarsanız ortada 2500 yıllık bir devlet falan yok. Makedonyalı İskender tarafından yıkılmış Persler, yüzyıllar sonra Araplar tarafından yıkılmış Sasanlılar, yüzyıllar sonra da Selçuklular tarafından yıkılmış Büveyhliler var. Ondan sonraki İran ise 1925’lere kadar hep Türk hâkimiyetinde bir Türk devleti yahut Türk devletinin bir parçasıdır. Türk hâkimiyeti Farsçaya bile tesir etmiş, dil Türk dilinin yapısına uymuştur. Yani fiiller cümle sonuna gelmektedir.



İşte bu devletteki Farslar'a milli bir ruh vermek için bir 2500 yıl efsanesi uyduruluyor, on yıldan beri milyarlar harcanarak hazırlıklar yapılıyor, eserler yazılıyor, şehirler kuruluyor ve bütün dünya davet olunarak onlara 2500 yıllık bir devletin varlığı kabul ettirilmek isteniyor.

Buna bakarak diyoruz ki: Yeni kurulan Kültür Bakanlığı, milleti ruhlandırmak için bir yandan gerekli eserler yayınlarken bir yandan da jübilesi yapılacak Türk büyüklerini, anılacak günleri yahut milli kültüre hizmet etmiş Türkler'i arayıp bulmalıdır. Gazete haberleri doğru ise Bakanlık bu mühim adamı bulmuş: Ertuğrul Muhsin...

Ertuğrul Muhsin'in kimliği hakkında epey yazılar yazılıp iyi bir rejisör olduğu ileri sürüldü. Aslına bakarsanız iyi rejisörle iyi antrenör arasında fark yoktur. İkisi de insanların heyecanını tatmin edecek ekipler hazırlar:

Fakat öte yandan Türk kültürüne cidden hizmet eden insanlar var ki kimsenin aklına bile gelmiyor. Bir tanesini tanıtalım: Ankara'da yaşayan ve şimdi 82 yaşında bulunan Abdülkadir İnan bir Başkurt Türk'üdür. Bütün Türk lehçelerini ve Türk Folklorunu, milli Türk dini olan Şamanizm’i ondan daha iyi bilen değil, ondan başka bilen yoktur. ****** onun değerini bilerek profesörlük vermiştir. Meşhur ******çülerden Hasan Ali Yücel, bakanlığı zamanında bu profesörlüğü geri aldı. Arapça ve Farsça, Almanca ve Rusçayı da bilen Abdülkadir İnan'la milli kültürün anıtlarından olan Manas destanı metin ve tercümesiyle yaptırılabilir. Radlof'un topladığı Altay Türk destanları tercüme ettirilebilir, kendi eseri olup Tarih Kurumu tarafından bastırılıp tükenen "Şamanizm" adlı kitap yeniden bastırılabilir.


Hepsinin üstünde de tarihin şeref günleri için büyük törenler yapılır ama ciddi olarak ele alınır da öyle yapılır.

Şu, İran'ın 2500 yılı masalından alınacak dersler var. Üstünden kaç silindir geçmiş olan İran, Farslık ruhunu ayakta tutmak için milli efsaneler uydurmaya çalışırken biz tek dayanağımız olan Türklük ruhunu unutarak yerine Tanrı'nın belası hümanizmayı koymak suretiyle bizi ayakta tutan tek gücü, milli şuurla milli ruhu silmeye çalışıyoruz.

Ey Türk milleti! Sen ne güçlü ve dayanıklı şeysin!

Bir türlü yıkılmıyorsun!

(11 Ekim 1971), ÖTÜKEN, 1971, Sayı: 10
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:48 pm

MİLLİ SEMBOLLER



Millet halinde yaşamanın şartlarından biri de milli sembollere saygı göstermektir. İnsan, medenileştiği oranda hürriyetlerinden bir bölümünü fedaya ve bazı kaidelere saygı göstermeye mecburdur. Medeni insan, hayvan gibi rasgele yerde uzanıp uyuyamaz. Her istediği zaman bağıramaz veya türkü söyleyemez. Her istediği şeyi her zaman ve her yerde yapamaz.

Medeni insan milletçe kutlu sayılan canlı veya cansız varlıklara da saygılı davranır. Kutlu sayılan nesneler bayrak gibi, arma gibi, milli marş gibi, şeref ve namus gibi şeylerdir. Hayvan için bütün bezler, bu arada bayrak da değersiz bir şeydir. Çünkü yenmez. Şeref ve namus diye bir duygu veya içgüdünün hayvanda bulunmasına imkân yoktur. Hayvan milli sembolü de bilmez. Çünkü hem millet değildir, hem de milli sembol için taş ve ağaç gibisinden herhangi bir nesnedir.

Milleti millet yapan kaidelerin içinde milli semboller de bulunduğu için bir milleti yıkmak isteyenler onun milli sembollerine de hücum ederler.

Bir toplumun milli sembolleri olmadı mı artık sürüleşmiş demektir. Bilginlerine, profesörlerine ve her şeyine rağmen onun koyun sürüsünden veya karınca yuvasından farkı yoktur.

Milli sembollere saldıranlara dikkat edilmelidir: Bunu cehalet veya hamakatlerinden mi, yoksa gizli maksatlarından mı yapıyorlar?

Milli sembol olan Oğuz Han'a dil uzatıldı mı, biliniz ki, o, bilerek veya bilmeyerek düşman için çalışıyor demektir.

Milli sembol olan Bozkurt'a *** diyenler için de durum aynıdır. Üstelik onlar aynadan kendilerini görmektedir.

(13 Nisan 1974), ÖTÜKEN, 1974, Sayı: 5
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:48 pm

MİLLİ UYANIKLIK



Fertlerin hayatında olduğu gibi milletlerin hayatında da bir dönüm, bir intibah noktası vardır. Bir felaket, bir esaret, bir hezimet milletler için bir intibah sebebi olabilir.

On dokuzuncu asırda yabancı bir donanma Japon adalarından birini harap etmeseydi bugün bütün dünya için tehlike olan bir Japon intibahı olmayacaktı. Napolyon Almanya’yı istila etmeseydi Alman intihahı vücuda gelmeyecek ve Fihtenin tarif ettiği milli alaka doğmayacaktı.

Türkiye bir milleti tembih edecek milli felaketlerin hepsine uğramıştır. Fakat bizde milli intibah, milli alaka henüz doğmamıştır.

Milli intibahın unsuru gençliktir. Hükümet adamlarının, milli intibahın varlığına ve kuvvetine ait edebiyatı kâfi değildir. Milli intibah, milli alaka denilen şeyler gözle görülecek kadar maddi nesnelerdir.

Bir milletin yaşayabilmesi için kanunların mevcudiyeti kâfi değildir. Vaktiyle hür ve şerefli bir tarih yaşayıp da bugün esir olan milletlerin iyi kötü kanunları, hükümet şekilleri vardı. Fakat bu, o milletleri esaretten kurtaramadı.

Millet, fertleri kan ve ahlak bağlarıyla birbirine bağlanmış bir cemiyettir. Bu fertlerin ahlaki kuvveti milletin sağlamlığı demektir.

Bizden başka bütün milletlerde gençlik milli uyanıklığın, milli düşüncelerin öncüsüdür. Bizde merkezi emirlerle programları, hazırlanan milli bayramları oralarda gençlik idare eder. Gençlik milli gayelerin ve milli mefkûrenin uşağıdır. Şahısların veya zümrelerin değil...

İmparatorluk devrimizin son tarihi bize dalkavukluğun, köleliğin bu zavallı yurt için ne elemli, acı akıbetler hazırladığını gösteriyor. Çektiğimiz ızdıraplar, milli felaketler bizi milli mefkûrenin esiri yapmalıdır. Mefkûre için bütün varlığımızı, kanımızı, canımızı fedaya hazırlanmalıyız. Bu devlet yasalarına, türelerine yazılmalıdır. Bu yazılış önünde her Türk bir olmalıdır. Büyüklerimiz feragatin, adsızlığın örneği olmalıdır.


Biz çok sıkı bir askeri disipline muhtacız. Çünkü bugün inzibatsız yaşıyoruz. Fakat bazılarının sandığı ve anladığı gibi bu sert disiplin, istibdat demek değildir. İstibdat altında yaşayan yahut disiplinsiz olan cemiyetlerden hiç bir şey beklenemez.


İnkılâbımız sessizliğe ve emniyete muhtaçtır. Memlekette yapılacak olan birçok işleri başarabilmek için çalışkan, disiplinli, yüksek ahlaklı bir gençliğe muhtacız. Dün halife önünde el bağlıyan, hünkâr huzurunda diz çöken adamların böyle bir nesli yetiştireceğine kani değiliz. Eski harflerle tutulmuş nottan ders çalışan bir darülfünun talebesi ne vatansız diyen, Ankara’nın havası zemmolundu diye inkılâbı müdafaaya kalkışan dünkü nesil mensupları sadece gösterişin zebunudurlar. Bu adamlar dün Abdülhamit’in sadık köleleri idiler. Bugün hepsi anadan doğma cumhuriyetçidir. Farzımuhal yarın Türkiye’de irtica veya komünizm olursa o zaman da hepsi kara softa veya kızıl Bolşevik oluvereceklerdir çünkü onlar için mesele yalnız ‘‘efendi değiştirmek" tir.

Bugünkü Türk gençliği beş yıl önceki gençliğe göre soğumuştur. Vaktiyle ölen bir arkadaşları için bütün İstanbul’u ayağa kaldıran tıbbiye gençliği, Ağrıda genç bir hekimin Kürtler tarafından gözleri oyularak öldürülmesine kayıtsız kaldı. Bu hadise şarlatanlıklara bol bol yer ayıran İstanbul matbuatında adi polis vak'ası gibi yazıldı.

Kubilay, Türkiye için kafasını kestirdikten biraz sonra Hukuk talebesi çay ziyafeti vermişti. Bu tereddidir. Fakat dalkavukluğun, şarlatanlığın, iltimasın daha çok işe, yaradığını gören gençlik büsbütün haksız değildir. Bu gençlik dünkü nesilden fazilet namına bir şey almamış, fakat riyakârlığın her türlüsünü öğrenmiştir.



Bütün dünyadaki içtimai hadiselere bakınız: gençlik her hususta amildir. Uyuşuk Çinin Japonya ya dayanışında kızları ve erkekleriyle darülfünun talebesi başrolü oynamıştır. Macar darülfünunları Triyanon muahedesinin değişmesi için hariciye nazırından daha çok çalışmaktadır. Romanya ve Lehistan da darülfünun talebesi komünizmin ve Yahudiliğin amansız düşmanıdır. Çek, İslovakya da sokal, İtalya’da faşist, Almanya da Hitlerist milli mefkûrenin timsalidir. Bizde? Cumhuriyet bayramlarında, devlet reislerimizin gelişlerin de Türk gençliğinin vazifesi bir opera figüranından farksızdır. Hâlbuki biz bütün milletlerden daha çok milli mefkûreye muhtacız. Bunu bir vicdan haline getirmek hükümetin vazifesidir. İlk iş ilk mektep gençliğini, bilhassa köy gençliğini yoğurarak bunlardan bir Türk gençliği yaratmak ol

Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 13
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:48 pm

MİLLİ ŞUUR HAREKETE GEÇİYOR


Milli şuurun şahlanmış olduğu eski çağları andıkça son yılların uyuşukluğundan karamsarlığa düşmemek mümkün değildi.

Her ne pahasına olursa olsun barış, barış olacağı için askerlik ve savaş aleyhtarlığı, manevi değerlerin topyekun inkarıyla ‘‘ekonomik yaşantı’’dan başka her düşüncenin reddi... Manzara buydu. Basın yoluyla bunun öyle bir propagandası yapılıyordu ki yüz binlerce yurttaşın beyninde iz bırakmaması imkânsızdı.

Tabii, böyle toplumların sonu çöküntü olacağı için millete, yurda bağlı kimseler yarına kuşku ile bakar hale gelmişlerdi. Tek güvenç Türk ırkının mayasındaki cevherde idi.

Kıbrıs olayı bu cevherin yaşamakta olduğunu ortaya koydu ve yalnız Türkiye Türkleri'ni değil, dış Türkleri de ruhlandırarak onların da yarınlarına ümitle bakmasını sağladı.

Ebedi barış ve artık savaş yok teranesi dolayısıyla ihmal edilmiş olan ordunun güçlendirilmesi konusu ele alınarak önce hava ve deniz kuvvetleri için, sonra da kara ordusu için vakıflar kuruldu. Demek ki ordulara sade hükümet değil, millet de bir şeyler verecekti. Milletin vermeye ne kadar istekli olduğu, Trakya'ya yürütülen askeri birliklere verdikleriyle ortaya çıktı.

Kıbrıs'ta ordumuzun varmak istediği sınıra "Attila Hattı" denerek geçmişin parlak bir hakanı anılmış oldu.

Ve…

Hepsinden mühim olarak da Silâhlı Kuvvetler Günü olarak kabul edilen 26 Ağustosta Kara Ordumuzun kuruluşunun 2183. yılı kutlandı. Yani milattan önce 209 yılında büyük Kun Yabgusu Tanrıkut Mete'nin o yenilmez, o çelik disiplinli, o keskin nişancılardan mürekkep ordusunu kurması bugün ki Cumhuriyet Ordusunun başlangıcı olarak kabul edilmekle milletimizi yaratan dehanın hatırası ve eseri kutlanmış oldu.

En sonunda da, Kıbrıs'taki şehitlerimizin doğdukları yerlere getirilmesi hakkındaki teklife bugünkü Başkomutan Sancar Paşa'nın "Hayır! Onlar Kıbrıs'ta kalacaklardır" cevabıyla Kıbrıs'ın da yurdumuz olduğu tescil edilmiş bulundu.

Bütün bunlar milli şuurun harekete geçmiş olduğunun tanıklarıdır. Milli şuur uyanınca da "Büyük Türkeli"nin kurulmasının belirtileri gözükmüş demektir:

Selam şanlı mazimize! Selam yarına!

Selam zafer ordusunun silâhlarına!

( 27 Ağustos 1974 ) ÖTÜKEN, 1974, Sayı: 9
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:48 pm

MİLLİ ŞEREFİ KORUYANLAR UNUTULMAMALI



31 Mayıs tarihli Milliyet gazetesinde "Bir Deniz Eri, İzinli Geldiği Gün Öldürüldü" başlıklı bir haber vardı. Fatsa'nın "Dağgüvezi" köyünden Recep Ali Budak adında 22 yaşında ve dört çocuk babası bir er, köyüne otobüsle izinli geldiği gün, iki yıl öncesine ait bir toprak meselesi daha doğrusu toprak sınırındaki bir ağacın kesilmesi meselesi yüzünden, kendi akrabası olan iki genç tarafından öldürülmüştü.

Türkiye'de sık görülen bu türlü öldürmelerden bunun farkı, Recep Ali Budak'taki askeri şeref duygusunda idi.Genç asker, arkadan açılan ateşle dört isabet alarak düştükten sonra kalkarak yerdeki kasketini almak istemiş, yetişenlerin: "Kasketin sırası değil; otobüse atla, hastaneye yetişelim" demelerine karşı, şerefi demek olan kasketini yerde bırakmayacağı cevabını vermiş, hastahaneye götürülebilmişse de kurtarılamayarak ölmüştü.

Bu Deniz Eri savaşa girmemiş, kahpece arkadan atılan kurşunlarla ölmüştü ama bir kahramandı; kahraman ruhu taşıyordu.

Maddeci bir çağdayız. Eskiden pek yaygın olan kahramanlık ruhu yavaş yavaş zayıflıyor, azalıyor, siliniyor. Onun için Recep Ali Budak gözümüzde sembolleşiyor ve dört yetim bırakarak hayata veda etmesinde özlediğimiz bir şeyi, ufuklarda gözlediğimiz bir havayı buluyoruz.

Bugünün maddeci hayvanları ölümcül yaralar almış bir insanın yere düşmüş kaskette şeref aramasına elbette akıl erdiremez. Fakat asıl insanlık budur: Ülkü, düşünce, inanç, prensip, sembol ve şeref için hayattan geçebilme, kalanlara bir şeref mirası bırakabilme...

Recep Ali Budak'ın varlıklı olduğunu sanmıyorum. Karadeniz bölgesinin o kesimlerinde toprak ufak parçalara bölünmüş olduğu için kalabalık bir evin geçimi, herhalde, oldukça sıkıntılı bir şekilde sağlanmaktadır. Şimdi genç bir kadınla dört küçük yavru ne olacak?

Budak bir şehit değildir. Fakat hayatının söz konusu olduğu sırada üniformanın şerefi, yani milli şerefi düşünmüş bir ölüdür. Bu şerefli ölünün yetimlerine acaba Genelkurmay Başkanlığı yahut Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bir aylık bağlayıp öğrenimlerini üzerine alamaz mı?

Alırlarsa, yalnız dört çocuğu kurtarmış olmakla kalmayacaklar, milli şerefi yüksekte tutmak isteyen ve sayıları gittikçe azalan insanlara ümit ve cesaret vermiş olacaklardır.

( 5 Haziran 1972 ), Ötüken, (1972), Sayı: 103
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:48 pm

MİLLİ BİRLİK



Halk Partisi istibdadı zamanında "milli birlik" diye Halk Partisi diktatöryasına ad takılmıştı. Onun tayinle gelmiş kukla mebuslarının hep birden el kaldırma maskaralığı milli birliğin tezahürü idi. Milli Birlik Milli Şefte şahıslanıyordu; bundan dolayı Milli Şef’in sözleri ve arzuları milli birliği sağlayan kanundu.

Bugün yalnız Meclis içinde üç parti bulunduğuna göre milli birlik hakkındaki düşünceler değişmiş ve hakikate daha yakın bir şekil almıştır. Bununla beraber diktatörlük zamanından kalma telakkiler büsbütün ortadan kalkmış değildir. Bu eski telakkileri yaşatmaya çalışanlar daha ziyade dönme ve mason gazetecilerle Kemalist olduklarını iddia eden tek tük üniversiteli gençlerdir. Bunlara göre ırkçılık milli birliği bozan bir fikirmiş.

Milli birlik, ancak savaş olduğu zaman kendini gösteren bir duygu ve düşüncedir. Bunun dışında, iç ve dış siyasette, dünya görüşünde, iktisadi ve içtimai meselelerde, ilmi telakkilerde milli birlik diye bir şey yoktur. Münevver insanların günden güne çoğaldığı bir çağda, teferruata kadar bütün meselelerde herkesin aynı şekilde düşünmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlığı mümkün kılmayı düşünmek, milleti, düşünceden mahrum bir sürü haline getirmek istemektir.

Acaba ırkçılık milli birliği bozan bir düşüncedir de Kemalizm milli birliği sağlayan bir fikir midir? Bugün ırkçılar da, Kemalistler de Türk milleti için de birer küçük zümredir. Irkçılık Kemalistlerin hoşuna gitmiyorsa, Kemalizm de ırkçıların hoşuna gitmiyor. Mevcut zümreler içinde, diğerleri gibi düşünmeyenleri milli birliği bozanlar diye ayırınca bütün partileri ve dernekleri topyekûn sigaya çekmek ve bunların başına da otuz yıl bu milletin başına zorla bela olan Kemalistleri getirmek icap eder.

Halk Partililer bugünkü hükümet gibi düşünmüyorlar. Onlar hatta Koraya asker göndermenin bile aleyhinde bulunuyorlar. Bu aleyhtarlık milli birliği bozmak olmuyor mu? Devlet yarın Koraya bir tugay yerine bir kolordu göndermeye karar verirse bu kolordunun içinde bulunan Halk Partililer gönül isteğiyle gitmeyecekler mi? Millet Partisi daha ileri bir halkçılık ve dindarlık istiyor diye bozguncu mu sayılacak? Mademki Türkiye’de demokrasi vardır, her fikir kendini ortaya atar ve çoğunluğu kazanınca da iktidara gelebilir.

Esasen parti kelimesinin manasında bile bir bölme, parçalama, ayırma vardı. Her parti vatandaşlardan bir kısmını diğerlerinden ayıran bir teşekküldür. Fakat bu, ana davada milli birliği bozmaz. Irkçılar da, hakikat telakki ettikleri bir davada başkaları gibi düşünmeyebilirler. İsnat ve iftira olunduğu gibi bu ırkçılık Almanlardan alınmış bir fikir olsa bile (ki asla değildir) yine suç sayılmaz.

Çünkü demokrasi de burada icat olunmuş değil, Anglo-Saksonlardan alınmıştır. Hatta Kemalizm denilen muazzam safsata kısmen Fransa kısmen de İtalya ve Rusya’dan alınmak suretiyle dış alemin bir değil, birkaç merkezine birden bağlı olan, bu suretle diğerlerden daha çok ve karmakarışık bir şekilde dışarıya bağlı bulunan bir ucubedir.

Bugün dönme, mason ve Kemalist güruhunun ağzında sakız gibi dolaşan yobazlık kelimesi en çok kendilerine yakışmaktadır: İnkılâp yobazları... Kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül edemeyen Kemalist ve mason yobazlar...

Irkçılıkla Kemalizm arasında bir ölçüştürme yapmak gerekirse şöyle denebilir: Irkçılık, bizden olmayanların bize hep ihanet ettiklerini bilmekten doğan tarihi bir gerçeğe, Kemalizm ise otuz yılın yalan-dolan propagandasına dayanmaktadır. Onlar şunu bir lahza unutmasınlar ki dayandıkları sahte mabut yıkılmakta, onun yerine hakikat ve fazilet gelmektedir. Hani, nerede kaldı o eski çığırtkanlıklar? Artık gözleri açılan çoğunluk şirretçe tahriklerin ardından gitmiyor, değil mi? Artık Kemalizm bayrağını açan dergiler yaşamıyor değil mi? Muzdarip Türk milleti ağır başlı hakikatlerle karşılaşmak ve biraz refaha kavuşmak istiyor. İşte, Moskof hayranı milli şefleri çürük bir tahta gibi yıkılıp bir paçavra gibi kenara atıldı. Bugün herhangi bir adamdan farkı var mı? Olamaz, çünkü kıymeti hakikaten değerli olduğundan değil, sahte reklâmlardan doğuyordu.

Nerde o mukaddesata saldıran Kemalist inkılâpları? Milletin dinine tahakküm artık sökmüyor, değil mi? Ecdat türbeleri artık kilitlenemiyor, Koraya giden tugayın kumandanı Kur’anı öpmekten menedilemiyor, değil mi?

Biz ve başkaları, hepimiz, bizden başka türlü düşünenlere tahammül ediyor, onları ancak fikir tartışmasıyla kazanmayı düşünüyoruz. Çünkü biz insanız ve bizim de her insan gibi fikrimiz var. Fakat Kemalist yobazlarının donmuş beyinlerinde herhangi bir "fikir" olmadığı için kendi dar prensiplerinin dışındaki her şeye diş gıcırdatmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Biz onların Kemalist rejimlerinin her marifetini, tehdidini, iftirasını, hapsini, işkencesini, tabutluğunu ve mezarlığını 1944'te gördük ve şatafatlı Kemalizm’in ne olduğunu anladık. Fakat henüz Üniversitede okuyan ve Kemalizm maarifi neticesinde yanlışsız bir dilekçe yazmak kabiliyetinden mahrum bulunan bazı tek tük gençlerin de bu yobazlığa katılması hazindir. Demek ki bu gençlerde daha ilmi bir kafa teşekkül etmemiştir. Kendilerinin değer verdiği şeylere değer vermeyen insanların atılmasını, kovulmasını, kim bilir, belki de öldürülmesini istemenin cahil köy yobazlarıyla aynı derekeye düşmek olduğunu bile idrak tan acizdirler.

Bu millet, vaktiyle olduğu gibi bugün de sırf Tanrının adını yükseltmek için bir savaşa girip er, meydanlarında kan ve can harcayabilir. Bu millet, tutsak Türkleri kurtararak en büyük Türkiye'yi (yani Turanı) kurmak için de sınırlara koşabilir. Fakat onların Kemalist prensipleri için kılını bile kıpırdatmaz. Hatta Kemalizm'in çığırtkanları bile Kemalizm uğruna ölmez.

Irkçılık, milleti parçalamak değil, mütecanis bir millet kurmak ülküsüdür. Irkçılığın milleti parçalamak olduğunu söyleyenler, bu milleti Halk Partili ve Halk Partili olmayan diye birbirine düşman iki bölüme ayıran İsmet İnönü gibi zavallı ihtiyarlarla ibn-i zaman olan Hasan Ali ve Fatih Rıfkı gibi biçarelerdir.

Boyu kısa olanlar askeri okula alınmıyor, yaşı otuzu bulmayanlar milletvekili olamıyor. Muayyen bir para veremeyenler kaybettikleri davayı temyiz edemiyor, muayyen yaşı aşanlar emekliye ayrılıyor... Bütün bunlar tabii oluyor da Türkçülerin, mühim mevkilere Türk ırkından gelenler geçmelidir demesi neden anormal sayılıyor? Kimse çıkıp da bazı 29 yaşındakiler bazı 30 ve daha yukarı yaştakilerden daha akıllıdır, bundan dolayı milletvekilliğinde 30 yaş kaydı milleti ikiye bölüyor demiyor.

Görülüyor ki ırkçılığın milli birliği bozduğu hakkındaki iddia boştur. Bu memlekette, zaten bir vatan hainliği olan komünizmden başka milli birlik bozan fikir yoktur. Irkçılığın aleyhinde bulunanlar Türkçülüğün düşmanı olan dönmelerle, masonlar ve Halk Partililer yani Kemalistlerden ibarettir.

ORKUN, 1951, Sayı:21
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:49 pm

MİLLİ SİYASET



"Has Hacıb Balasagunlu Yusuf' tarafından On Birinci Yüzyılda yazılan "Kutadgu Bilig", "siyaset bilgisi" demektir. "Uğur, bahtiyarlık" demek olan "kut" kelimesinden türemiş olduğu için, bu kelime yi şimdiye kadar "saadet veren ilim" diye boşuna tercüme etmişlerdir. Bu ismin anlamı, koca eserin muhtevasından da anlaşılacağı üzere siyasetname dir. Toplumun bahtiyar olması için gerekli şartla saydığı malum olduğuna göre Türkler'in, siyaseti "toplum bahtiyarlığı bilimi" diye anladıkları ortaya çıkıyor. Nitekim Kutadgu Bilig'den üç asır önce de Bilge Kağan, kardeşi kahraman Kül Tegin için İçen Kağan da babası Bilge Kağan için diktirdiği ünlü Orkun yazıtlarında, devlet siyaseti olarak zaferlerle milleti doyurmak, giydirmek ve çoğaltmayı yani bahtiyar etmeyi başardıklarını anlatmışlardır.

Günümüzde milleti bahtiyar edecek bir siyaset tutumundan çok, tehlikelerden kaçınıp yalnız için de bulunulan günü düşünmek prensibi almış yürümüştür. ******'ün çok hesaplı ve gerektiğinde çok atılgan siyasetine karşılık İsmet İnönü sadece hesaplı, hesabında da kendisini yanlışlara götürecek kadar ihtiyatlı siyaseti ile devleti yürütmeye çalışmıştır.

Aşın ihtiyatlı siyasetle bir millet belki uzun bir süre için, tehlikelerin içine dalmaktan kurtulabilir. Fakat aşın ihtiyat pasif bir idare tarzı olduğu için iştahlı komşuları bu iştahlarından vazgeçiremez ve günü gelince saldırmalarını asla önleyemez.

Vaktiyle Habeşistan'ın ihtiyatkârlığı, İtalya'yı kışkırtmaktan çekindiği için o zaman İtalyan sömürgeleri olan Eritre ve Somali sınırlarından askerlerini çekmesi İtalya'nın saldırmasına engel olmadığı gibi günümüzde de Çekler'in ihtiyatkârlığı Ruslar'ın kaba hareketine mani teşkil edemedi.

Bu sebeple milli siyaset yerine, herkesle hoş geçinme siyasetinin güdülmesinde hiçbir milli menfaat yoktur. Milletler, milli istekleri nispetinde itibarlı ve kuvvetlidirler. Bundan başka "milli istekler" yani "ülküler" milletlerin dinamik gücü, birliğinin sebebi, cesaretinin kaynağıdır.

Yüzyıllar boyunca tutsaklık hayatı yaşadıkları için cesaretten nasibi kalmamış, geri ve bu bakımdan iptidai Araplar'ı bugün hatırı sayılır ve kuvvet haline getiren şey Filistin davasındaki tutumları ve Yahudi düşmanlığıdır. Araplar İsrail'le üç defa çarpışıp yenildiler. Hele son yenilişleri pek yüz kızartıcı oldu. Buna rağmen inançları sarsılmadığı için yarın büyük hamleler yapabilecek kudreti kendilerinde buluyorlar ve hazırlanıyorlar.

İsrail de aynı durumdadır. İki bin yıllık tarihi haklara dayanarak yüzde yüz Araplar'ın oturduğu topraklan işgal edip geri vermemekte direniyor. Oraları da devletine ekleyip yarın için on milyonluk bir İsrail devleti kurmak gayreti ve ülküsü içindeler. Bir Batı Avrupa devleti niteliğinde olan İsrail'in on milyon nüfusa sahip olması Arap dünyasına karşı kendisini savunacak esaslı bir gücü elde etmesi ve geleceğini teminat altına alması demektir.

Türkiye, ******'ün ölümünden beri pasif bir devlet siyaseti gütmektedir. ******'ün zemin ve zaman icabı olarak, sırf o devir için söylediği "yurtta sulh, cihanda sulh" sözlerini, ebedi düsturmuş gibi benimsemiş görünerek siyasetini bu veçhe üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Barış uğruna kimseyi gücendirmemek zihniyeti hâkim olmuş ve bu zihniyet, siyasi sınırlar dışındaki Türkler'in ihmaline sebep olmuştur. Herhangi bir devlette yaşayan Türkler'le ilgilenmek o devleti gücendirir, tedirgin eder, kızdırır diye adeta cihan Türklüğü inkâr olunmuştur.

Hâlbuki cihanın manzarası bu konuda ne kadar ibret vericidir. Afrika zencilerine kadar her millet ırkdaşlarıyla ilgilenmekten bir an vazgeçmemektedir. Hele şu küçük Yunanistan bir yandan Kıbrıs'ı isterken, bir yandan Arnavutluk'tan Epir'i koparmaya çalışmakta, daha ilerisi için de Bizans'ı diriltecek hesaplar yapmaktadır.



İstiklal Savaşı bittiği zaman Türkiye 13 milyon nüfuslu, çok yoksul, yorgun, ahalisinin ancak % lO'u okuyan, endüstrisiz, ülkesi yakılıp yıkılmış, hastalıkların tahribat yaptığı bir devletti. O zaman kendimize gelebilmek için dışarıda gözümüz olmadığını ilana mecburduk. Bugün öyle değiliz. 32 milyon nüfuslu, ağır endüstriye doğru ilk adımların atmış, yüzde ellisi okur-yazar, sıtma ve frengi gibi hastalıkları yenmiş, orta refah seviyesine yaklaşmış, ülkesi oldukça imar olunmuş bir devlet halindeyiz. Bir milleti yalnız para kazanmak ve okumak için didinen bir sürü olmaktan kurtarmak için ona milli gayeler gösterilmesi lazımdır. İktisadi kalkınma, yol ve liman, atom, roket, uzay milli ülkü olamaz. Bunlar nasıl olsa elde edilecektir. Fakat çok mühim olduğu halde mutlaka verilemeyecek olan hayati nesne "ülkü"dür. O ülküyü, düşünüp taşınarak zorla yaratmaya da ihtiyacımız yoktur. O hazır olarak yanı başımızda duruyor: Dış Türkler...

Hükümetin dış siyaseti yalnız NATO, Merkezi Antlaşma ve Kalkınma İçin Bölgesel İş Birliği sınırlan içinde kaldıkça Türk milleti teknikte ne kadar ilerlerse yaratıcı bir millet olamaz. Onu yaratıcı yapacak şey dış Türkleri düşünmek gibi yüksek milli ve insani bir meseledir.

Batı ve komünist dünyaları nasıl, alabildiğine silahlanıp birbirlerine diş biledikleri halde bir arada savaşsız yaşıyor ve iktisadi ilişkilerde bulunuyorsa, biz de sınırlan içinde Türk bulunan devletlerle dost kalmak şartıyla o Türkleri düşünür, kültürce ilerlemeleri için çalışır, her türlü yardımı yapabiliriz.

Dış Türklerle ilgilenmek emperyalizm değildir. Emperyalizm ise mukaddes bir emperyalizmdir. Kendi eliyle imparatorluğunu tasfiye eden Fransa, Kanada'daki 7 milyon Fransız'la birleşmek istediğini açığa vurmaktan çekinmedi ve zamanımızın büyük ve ileri görüşlü devlet adamı olan Başkan De Gaulle, Kanadalı Fransızlar hakkındaki emellerini bizzat, Kanada'da söyledi.

Örnekler bu kadarla bitmiyor: Hollandalılar, müttefikleri olan Belçika'daki 4 milyon Flaman hakkındaki niyetlerini çoktan belli etmişlerdir:

İrlanda, "Kuzey İrlanda" denen ve sırf Protestan oldukları bahanesiyle İngilizler tarafından bırakılmak istenmeyen Ulster'i açıkça istiyor.

Zayıf ve geri Afganistan, kuvvetli komşusu Pakistan'da bulunan Patan'lara gözlerini dikmiştir.

Daha birçok örnek bulunabilir. Çünkü bu sosyal bir kanundur: Milletler ırkdaşlarını da kendi siyasi sınırları içine almak isterler ve bunun için her türlü fedakârlığa katlanırlar.

Dünya âlem böyle de biz neden değiliz? Acaba dünyada barışçı, insaniyetçi ve akıllı olarak yalnız biz mi kaldık?

Dış Türklerle ilgilenince tabii yine serbest nazımla şahane şiirler başlayacak: Turancılar, ırkçılar, emperyalistler, faşistler vesaire. Herkesin her dediğine aldıracak olduktan sonra 400.000 Rum'a karşı 100.000 Türk'ün yaşadığı Kıbrıs'ta işimiz ne?

İş denize girinceye kadardır. Girdikten sonra üşümen geçer. Sen de iyi yüzücülere has kuvvetli kulaçları büyük bir ustalıkla atmaya başlarsın.

ÖTÜKEN, 1970, Sayı: 2/(74), Gözlem, 1968, Sayı: 5
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:49 pm

MİLLİ İKTİSAT



İstihsali bedevi olan bir milletin istihlaki medeni olamaz.

Asırlardan beri kapitülasyonlar gibi zalim zincirlerle eli ayağı bağlanıp açık göz ve bezirgân ruhlu milletler ve sermayeler tarafından sağlam bir inek gibi istismar olunmuş bir milletiz. Herkes müstemlekeler edinir ve onların kanını emerdi. Biz Ana yurdumuzu da müstemlekelerimiz uğrunda istismar ettik.

Bunlarla beraber, Tanzimat'tan beri Avrupa medeniyeti ve onun icapları ile daha sıkı temasa gelerek bilhassa münevver geçinen sınıflarımızın gözü kapalı israfları ve züppelikleri yüzünden bütün servetimizi bir mirasyedi gibi düşüncesizce israf ettik.

Zararlarımız bu kadar da değildir. 1310 senesinden beri hemen her yıl baş gösteren dâhili harplerle uğraşıyor ve bir sürü masraflar yapıyoruz. Bunlardan başka meşrutiyet inkılâbını yaptık. Onun tabii ve serdengeçti birer neticesi olan bir sürü masraflarla karşılaştık.

İtalyan taarruzu ve Trablus harbi önümüze çıktı. Onunla pençeleştik. Bitmeden Balkan başladı. Henüz tedarik ettiğimiz bir sürü müdafaa vesaitimizi ve henüz denkleri açılmamış kız gibi malzemeyi büyük ve mümbit arazi parçaları ile beraber düşmanlarımıza kaptırdık. Bu arada istikrazlar yaptık.

Büyük harp geldi. Yeniden bir sürü masraflara daldık. Çocuklarımız yiyecek ekmek bulamazken, mahsulâtımız sıfıra inmiş ve ihracatımız durmuşken çöllerdeki baldırı çıplaklara altın dağıtmakla uğraştık. Nihayet mütareke geldi.

Yeniden birkaç emperyaliste miras olacak kadar büyük arazi ile beraber büyük servetler kaybettik.

İstiklal harbini, gırtlağımızı aşan borç ve milletimizin dibi çıkmış kesesinden kırıntı halinde dökülen paralarla başardık.

Ondan sonra da herkese parmak ısırttıran büyük inkılâplarımız başladı.

Bunların hepsi masrafla olan ve kıymetleri para ile ölçülemeyecek büyük işlerdi. Milli müdafaamızı temin için zaruri fedakârlıklarla mühim müesseseler meydana getirdik.

Sonra yeni bir medeniyeti bütün etrafı ve levahiki ile kabul ettik. Bu son zaferi hayatımız pahasına kazanmıştık. Zafer ve muvaffakiyet içimizdeki dolgun ruh iktibaslarını ve ıstıraplar içinde geçen hayatımızın sert zembereğini boşalttı, bir müddet israfa daldık. Bu arada yine dâhili isyanlar oldu. Büyük masraflarla bastırdık.

Vatanımızın en mamur yerlerini kuduz bir düşman çiğnemişti. Onların kerpiç harabeleri yerine beton kâşaneler yükselttik. Türkiye şehir ve hatta kasabalarının birçoğu rüyasında bile görmediği binalara ve medeni teşkilata ve tesisata malik oldu. Nihayet Orta Anadolu yaylası üzerinde yeni ve büyük bir merkezin ilk nüvesi olan Ankara şehrini meydana getirdik.

Bu sırada dünyayı kavuran iktisadi buhran bize de çattı. Aklımız başımıza geldi. Tedbirler almaya başladık.

Yukardan beri bütün birer cümle ile geçtiğimiz hadiseler, iktisadi bakışla her biri tek başına birer büyük hailedir. Bunlar bizim maddi ve manevi birçok hazinelerimizi tükettiler. Fakat bütün bunlara mukabil hürriyet ve istiklalimizi kazandık. Milli hudutlarımız, içinde milli mevcudiyetimize sahip olduk.

Bütün bu harikaların meydana gelmesinde olduğu gibi bütün bu iflas ettirici hadiselerin karşısında da biricik istinadımız Türk köylüsü oldu.

İşte bu fedakârlıkların büyük zararlarını da Türk köylüsü malı ve canı ile ödedi. İktisadi nazariyeler hilafına olarak açlığı ahlaksızlığa, sefaleti esirliğe, ıstırabı serseriliğe tercih etti. Biz bu halkın tükenmez bir hazine olduğuna ve onun enerjisine inanıyoruz.

Çünkü o bunları tarihimizin her safhasında isbat etti ve gösterdi.


Kocası cephelerde çarpışırken yaban otlan yiyerek yavrusunu emziren Türk kadını, cins bir Türk anası olduğunu lazım oldukça ispat etti.

Obası açlık ve karanlıkla çarpışırken cephelere damarlarım boşaltan köylümüz aslanlığını her zaman dünyaya gösterdi. Ona bir şey vermeden birçok şey istedik. Verdi. Başımız sıkıldıkça tehlike var gel dedik. Geldi. Böyle bir hazineye ve böyle bir mukaddes kütleye malik olan bir millet hangi buhrandan ve hangi tehlikeden yılar? İstiklal için ölümle çarpışan ve pençeleşen Arslan, yaşamak için sefaletle ve açlıkla didişmekten korkar ve yılar mı?

Her şeye katlandık ve kazandık. Her şeye katlanacak ve kazanacağız.

Boş midelerimize yumruk basarak çarpışmasını yedi iklimde deneyerek kaşarlanmış bir milletiz. Ot yiyecek, yağ yakacak, çuval giyecek fakat yine ölmeyecek, yine hürriyetimizi ve istiklalimizi kaptırmayacak ve kurtarıp yaşatacağız. Bütün bunlar hür ve müstakil Türkiye uğruna ve onun için...

Onun için iktisadi seferberlik var. İsraflara sefahatlere elveda...

Yaban mallarına harp var. Şehir canavarları olan tenezzüh otomobillerine, yılan derisi gibi parlayan ipekli kumaşlara, boş kafalan süsleyen lüks şapkalara, gösteriş budalalarım tapındıran kürklü ve kadifeli parçalara, züppe midelerin hoşlandığı Frenk pirinçlerine harp var.

Asrın hülya aşılayan afyonlu filmlerine, kulaklara rakı içiren kahpe sesli plaklara harp var. Cilalı tırnaklara, pomatlı suratlara, renkli kravatlara her yerde yurdumuza dikilmiş düşman topu gibi patlayan şampanyalara harp var; iktisadi seferberlik var.

Bütün Türkler bir kalp gibi çarpacak, bir kafa gibi düşünecek ve bir ordu gibi çarpışacak. Onun için diyoruz: Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır.

Ata söylüyor. Biz de onunla beraber haykırıyoruz. Yeni bir Samsuna ayak bastık. Yeni bir Sakarya’dan geçerek yeni bir Dumlupınar’a ve oradan da yeni bir Lozan’a gidiyoruz.

Gazinin kumandasında olarak çarpışacak olan bu ordunun muvaffakiyeti, Türk tarihinin son asırlarda cihana örnek yaptığı ikinci şaheser olacaktır. Sakarya, Dumlupınar yolu ile iktisadi kurtuluşa gidiyoruz. Sakarya, Dumlupınar ve Lozan'a gidiyoruz.

Yolumuz geçen seferki yoldur. Yolumuz Moskova veya Roma'ya değil, Dumlupınar’a gidiyor.

Kabuklu maksatlarla içimize katılanlar varsa, onlara şimdiden haber edelim. Birinci milli mücadelede karşılaştıkları hüsranı tekrar denemesinler. Yine mahkemeler, yine sehpalar kurulmasın. Yine sorguya çekilerek ağlayanlar bulunamasın.

Moskova ve Romanya değil. Dumlupınar ve Lozan'a gidiyoruz.

Türk milleti fedakârlık ve kahramanlıkta örnekler peşinde koşan bir moda kuklası değildir. Tek başına tarih, tek başına istila ve tek başına inkılâp yapmış, kendi göbeğini kendi kesmiş bir milletiz.


Bazılarının sandığı ve hülyalandığı gibi, Kızıl veya Kara rejimlere değil, Türk milletinin yarattığı Al kanlı Sakarya, Al kanlı Dumlupınar ve Al kanla kazanılmış Lozan'a gidiyoruz.

Atsız Mecmua, 1931, Sayı:8
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:49 pm

İKTİSAT VE MİLLİ MÜDAFAA



Adsız kahramanları, adsız müstahsilleri kurtarmak lazımdır.

On yedinci asır sonuna kadar muayyen bir araziye, kâfi miktar halka mâlik olan bir memleket kimseye muhtaç olmadan, kendi milli vasıtalarıyla temin ettiği istihsalatı ile iktisadi istiklalini temin ve idame ettirebilirdi.

Böyle bir memleketin komşularıyla olan iktisadi mahiyetteki münasebeti onlardan kendisine mevcut bulunmayan lüks eşyayı ithal etmekten ibaretti.

Bu devirde memleketler, vatandaşlarının ihtiyaçlarını bizzat kendileri temin ederek her hangi bir tehlike karşısında harici yardımdan müstağni bulunmaya çalışmakta idiler. Hükümet adamlarının vazifesi önce memleket içinde malların serbest bir surette seyrinin temini, sonra da istihsalin teşvik ve himayesinden ibaretti. Fakat sınaî hayatların inkişafı milletlerin iktisadiyatında muhtariyetin önüne demirden bir set çekti. Milletler siyasi istiklâllerin nispetinde iktisadi hayatlarında birbirlerine bağlandılar. Bir memlekete ait iktisadi hadiselere başlangıçta yalnız o memleketin malı iken sonraları bunların iyi ve fena neticeleri bütün memleketlere tesir eder oldu. Bugün bir memleketin iktisadi hayatındaki buhranlar o memleketin siyasi hayatları üzerinde de müessir olarak münasebette bulunduğu diğer memleketlerin iktisadi ve siyasi hayatlarının da müteessir etmektedir. Parası olmayan bir memleket münasebette bulunduğu diğer memleketten satın almakta olduğu maddelerin tamamını veya bir kısmını satın alamaz, bu netice satıcı memleketi müteessir eder. Milletler arasında tıpkı insanlar arasında olduğu gibi sıkı bir tesanüt ve iş bölümü vardır. Bir memleketin istihsal fazlası diğerleri tarafından istihlak edilir, bu suretle cihan iktisadında bir tevazün temin olunur. Milletleri birbirine bağlıyan bu tesanütler arkasında milletlerin bir de mahrem cepheleri vardır. Bu cephelerin adı "MİLLİ DUYGULAR" dır. Milletler iktisadi münasebetlerini temin edebilmek için birbirleriyle temas ve mübadele de bulunmak ıstırarındadırlar; buna şüphe edilemez. Bununla beraber mübadele ve münasebet mecburiyeti milli duyguların, milli iktisadın ihmal edilmesini tazammun etmez.

Milletler on dokuzuncu asırda milliyetperverlikle beynelmilelcilik arasında çalkanıp durdular. Nihayet bu iki vaziyeti telif etmeğe çalışarak aralarında ticaret muameleleri, hususi gümrük tarif eleri yaptılar; bunlara milli. mahsulleri koruyan hükümler koydular. Umumi harp esnasında bu teamül ve muahedatın kâfi gelmediği görüldü; milletler muhtaç oldukları maddeleri dâhilde temin edememekten mütevellit çok elim ve çok acı hüsranlar, ıstıraplar geçirdiler. Bilhassa Türkiyemiz bu hüsranlarla bu ıstırapların en şiddetlisini çekti. Umumi harpten sonra anlaşıldı ki milli müdafaanın temini ancak ve ancak istihsalatın millileştirilmesi tekessürü ve tenevvü ile kabildir.

Fakat istihsalat; istihlak ve ihracata bağlıdır. Bir memlekette istihlak ve ihracattan aşın istihsal, neticesi vahim akıbetler doğurabilir.

Türkiyemiz'in istiklalini koruyacak evvela ordu, sonra milli iktisattır.

Orduyu yaşatacak, ona kuvvet ve hareket verecek, iktisadi kudret verecek iktisadi kudret ve amillerdir. İktisadi kudret ve amillerin esası istihsalin tenevvüü, çokluğu ve bunların istihlak ve ihraçlarından ibarettir. İstihsalde müessir olan dört vasıta vardır:

1-El işleri (iptidai sanatlar);

2-Toprak;

3- Kudret (elektrik ve mihaniki kuvvetler);

4- Sermaye...


Bugün teessürle kaydedebiliriz ki biz istihsalde henüz el ve kol kuvvetinin amil olduğu iptidai iktisat devresinden tamamiyle kurtulamamışızdır. Nüfusumuzun beş altı mislini ferah ferah besleyecek kadar geniş topraklara malikiz. Bu toprak tamamen iptidai bir şekilde ve istifadeye gayri müsaittir. Ziraatı güneşin rahmetine, suların lütfüne bağlı bir memleket için ziraat memleketidir denemez. İhracatımızda en esaslı vazifeler gören öyle mıntıkalar var ki yağmurun yağmaması oralarda kıtlığı muciptir.

Zirai istihsalde iptidailiğimize rağmen Türkiye ciddi ve fenni esaslar dâhilinde çalışacak olursa Balkan pazar ve panayırlarına zirai mezat da ihraç edebilecek bir memleket haline gelebilir.

Memleketimiz zirai kabiliyetinden başka kudret ve mihaniki kuvvet itibarıyla da zengindir. Filhakika memleketteki madenlerden pek az istifade edilmektedir. Buna mukabil çok zengin maden, kömürlerimiz, ufak himmetler sayesinde sınaî tesisatta istifade edilecek nehirlerimiz vardır. Bir milli müdafaa; milli iktisadiyatımızı nutuklar; cemiyetlerle değil şeni esaslarla hal ve ikmal etmek mecburiyetindeyiz. Bunun için istihsalimizi medeni bir hale sokmak, nehirlerimizi kabili istifade bir vaziyete getirmek; madenciliğimizi kazma ve kürek madenciliğinden kurtarmaklığımız lazımdır.

Bu günkü harpler, medeniyetlerin, cemiyet iktisadiyatının yekdiğeriyle çarpışmasıdır. Bir ordunun askeri kabiliyeti ne kadar çok olursa olsun eğer o süngüsünü bileyecek taşı, mavzerini patlatacak barutu, askerinin sırtına ve karnına lazım olan mevaddı kendi milli unsurları vasıtasıyla temin edemezse muvaffakiyeti tesadüf e bağlıdır.

Silahları terk etme meclislerinin enternasyonal kongrelerinin temenni ve kararlan ne olursa olsun belli bir hakikat varsa o da bütün milletlerin kayıtsız ve şartsız askerliğe doğru gidişleridir.

Memleketlerin bugünkü tamamiyeti mülkiyeleri ancak ordularının kuvveti ve askeri sena iyelerinin mükemmeliyeti ile kurtulabilir. Bu hakikati anlayan bütün milletler silahlanmakta, askerleşmektedirler;

İşte: Polonya, Finlandiya, İtalya, Romanya, Fransa, Rusya.

Harp muahedelerinin amansız kayıtları altında bağlanan Almanya, Bulgaristan; Macaristan da ise bu askerleşmek ve silahlanmak arzusu bir hırs halini almıştır. Bizim orduya ve askere ihtiyacımız diğer memleketlere nazaran büsbütün başkadır. İsviçre bitaraflığını devletlere tanıtıp ordusunu tamamen lağvedebilir. Fakat bizim için buna imkân yoktur. Ordusuz Türkiye istiklalsiz bir toprak; bir hinterlanttır.

Dünün bitaraf bir devleti olan Belçika bugün İngiliz fabrikalarına on binlerce İngiliz lirası kıymetinde harp levazımı, tayyare sipariş etmektedir.

***

Toprağımız çok ve iyi mahsul vermemektedir. Biz bunun sebeplerini bularak izale etmeliyiz. Toprağımızın az mahsul vermesi onunla meşgul olan ellerin ehil olmamasından ileri gelmektedir. Yapılan kimyevi tahliller bilhassa nehir kenarındaki topraklarımızın dünyanın en mümbit kara topraklarından olduğunu göstermektedir.

Memleketin her tarafı bol sulu nehirlerle sulanmıştır. Mesut cemiyetler; medeni memleketler için birer refah vasıtası olan nehirler bizde yazın hastalık; kışın ölüm getirmektedir.

Topraklarımızın iyi mahsul vermemesine gelince bu teşkilat noksanlığından; küçük ziraat eshabının himaye edilmemesinden ileri gelmektedir.

İş bölümü muasırı bulunduğumuz iktisadi ve sınaî müesseselerin inkişaf ve tekâmülünde çok mühim bir rol oynamıştır. Bizim mektep ve idare müesseselerimize bile henüz girmeyen bu tılsımlı düsturun ziraat erbabı arasında mevcudiyetini iddia etmek bilmem ne derece doğrudur? İş bölümü sisteminin muhtelif müesseselere tatbiki XIX ve XX. asırların muvaffakiyetini temin eden hadiselerin en mühimi olmuştur.


Köylümüz çok acıklı bir vaziyettedir. Köy kanunlarının parlaklığı, kelimelerin güzelliği ve nihayet hüsnü niyetin mevcudiyeti kâfi değildir.

Köylünün ziraatında, mesainde iş bölümü nedir bilinmez.


Köylü otlakta öküzlerini yayar; sapanını biler, yemeğini, evini yapar, duvarını örer, tarlasını sürer, buğdayını biçer, öğütür, kasabaya iner, odun satar, gaz alır, bunlara mümasil binlerce iş yapar. Köylümüzün böyle muhtelif işleri yapmaya mecbur, oluşu, mesaisinde müspet bir iş bölümünün olmaması elde etmiş olduğu neticelerin parlak olmamasına sebep olmaktadır. Eğer bir köy halkının bir kısmı yalnız tütün ziraatı ile meşgul olursa bittabi bu köyün tütünü sırasında karpuz, kavun ekip tütün ziraatı ile meşgul olan köyün tütününden çok farklı ve çok nefis olur. Milli istihsalatımızın, milli iktisadiyatımızın belkemiğini teşkil eden mahsulâtımızın tekemmülü için ziraatımıza iş bölümü esasını sokup köylünün yapacağı işlerde ona ihtisası öğreterek çalıştırmalıyız.


Bugünkü demokrat müesseselerde (köylü) milli refahın, milli müdafaanın en canlı bir unsurudur.


Muhteşem zaferler temin eden muzaffer orduların adsız kahramanları köylüdür. Milli servetleri temin eden fert cüzilerin yine köylüdür. Milli müdafaa kadar milli servetimizi korumaya mecburuz. Bu da ancak köylünün terfihi ile mümkündür. Ziraata müteallik mahsulâtımızı fenni ve medeni esaslar dâhilinde temin ve ihraç etmeliyiz. Bize para veren müşteri: yumurtanın iyisini, incirin kurtsuzunu ister. Binaenaleyh ihracatımızda mühim bir yekûn teşkil eden zirai istihsalatımızı medeni bir hale ifrağ etmeliyiz.


Bunun için Anadolu’nun muhtelif mıntıkalarında resmi devlet panayırları vücuda getirmeliyiz. Bu panayırlara iştirak edecek köylü mahsulünü nakilde devlet vasıtalarından istifade etmelidir.


Köylü mahsulünün tekemmülünde: köylüyü tenvire bilhassa ehemmiyet vermeliyiz.


Binaenaleyh köy tedrisatına: genç köylüyü tenvire bilhassa ehemmiyet vermeliyiz.


Memleketleri kurtaran ordular: Ordulara kuvvet ve hareket veren milli iktisatlarıdır. Memleketimizi korumak için milli iktisadı: milli ziraatı; milli hayatı kurtarmak mecburiyetindeyiz.

Bunun için; Atsız kahramanları! Adsız müstahsilleri kurtarmaklığımız lazımdır.

Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 11
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:49 pm

KİM MİLLİ KAHRAMANDIR?




Kahramanlar tarihin her çağında saygı görmüş; her zaman, her yerde kahramanlar yetişmiştir. Kahramanlık insan erdemlerinin en yücesidir. Milletlerin de kahramanları sayısınca itibar kazandığı ve dayanıklı olduğu bilinen gerçeklerdendir.

Fakat sadece "kahraman" olmakla "milli kahraman" olmak arasında fark vardır. "Milli kahraman", tesirini daha büyük çapta gösteren, gelecek yüzyıllara da kumanda eden, unutulmaz izler bırakan kimsedir. Milli kahramanlar, milletlerin hayatına yön verir.

Milli kahraman olmak için mutlaka yüksek makamda bulunmaya lüzum yoktur. Mesela 30 yıldan beri Amerikalılara ve Filipinlilere teslim olmadan tek başına Lübang adasında yaşayan ve bugün 51 yaşında bulunan Japon Teğmeni Onoda da bir milli kahramandır. Onun, vaktiyle almış olduğu buyruğa uyarak direnmesinin gerçi Japon savunmasına hiçbir yararı dokunmamışsa da, temsil ettiği kahramanlık ruhu ile Japon milletine şeref ve gurur vermiş, tarihe ebedi bir kahraman olarak geçmiştir. Milli kahramanlar bir millete hız veren enerji kaynaklandır. Onlar olmadan büyük bilgin, dahi şair veya filozof yetiştirmenin değeri ve manası kalmaz. Hindistan, filozoflar ve şairler yetiştiren, fakat milli kahraman çıkaramayan ülkelerin nasıl yaşadıklarına iyi bir örnektir.

Fakat şunu da unutmamalı ki milli kahraman yetiştirdiği halde onları unutan bir millet, hayvan sürüsünden biraz farklı bir yığındır. Er-geç başkaları tarafından güdülmeye mahkûmdur.

Milli kahramanları unutmak nasıl bir felaketse sahte milli. kahramanlar uydurmak da o kadar vahim bir rezalettir. Bu; hırsızlığı zeka, dolandırıcılığı deha saymakla eşit bir faziletsizliktir.

Kendi eski tarihimizden örnek vermek gerekirse milattan önceki üçüncü yüzyılda, atını ve evdeşini verdiği halde vatan parçasını düşmana vermeyen ve Türk milletini yaratan Tanrıkut Mete'yi milli kahraman tipi olarak gösterebiliriz. O, yenmiş bir milli kahramandı.

Yenilmiş milli kahraman, tipi ise Kürşad’dır. O delice kahramanlık olmasaydı Türkler Çin'de erimiş ve Türk devletine hâkim olan zayıf Sırtarduşlar Çin'le başa çıkamayacağı için Türk milleti bugün yeryüzünden silinmiş olacaktı. Hepsi ölen 41 kişinin koca bir imparatorluğa dehşet salması onların nasıl milli kahramanlar olduklarının senedidir. O yenilmiş ve öldürülmüş milli kahramanlar daha sonraki zaferlerin ve bütün milli hayatın yaratıcıları olmuştur. Çünkü milli kahraman olmak için inanmak ve ölümü göze almak şarttır.

Yeni tarihimize gelince, bunun yalnız Kurtuluş Savaşı devresini alarak hangi milli kahramanları yetiştirdiğini düşünürsek vereceğimiz hüküm hiç tereddütsüz şu olacaktır: Kurtuluş Savaşı'nın iki milli kahramanı, en karanlık günlerde bile bu işin başarılacağına inanan Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal Paşalardır. Biri iyi silahlı Ermeni ordusunu onun yarısı kadar bir, kuvvetle bozguna uğratarak, öteki bir destan savaşı olan Sakarya'yı ve imha savaşının güzel örneği Dumlupınar'ı kazanarak bu payeyi almışlardır. Bu savaşların Türk ve cihan hayatındaki tesirleri hala devam etmektedir.

Kurtuluş Savaşı'nın birçok kahramanı daha, vardır. Fakat başta ünlü asker Mareşal Fevzi Çakmak olduğu halde bunların hiçbir milli kahraman olacak ayarda değildir.

Gerçekler balçıkla sıvanamaz. Hiçbir değeri olmayanları bugün milli kahraman ilan etseler bile yarın onlar o mevkiden indirilir.

Stalin'in cesedi de aynı sebeplerle Lenin'in yanından alınarak yok edildi.

(11 Mart 1974), ÖTÜKEN, 1974, Sayı: 3
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:49 pm

MİLLİ EĞİTİM



Türkiye'de milli eğitim mekanizması iyi işlemiyor. Hala birçok ortaokul ve liselerde yarı öğretmenle, hatta bazen üç dört öğretmenle ders yapılması, pek çok ilkokulun tek öğretmenle idare edilmesi bunu gösteriyor. Orta öğretimdeki öğretmen eksikliğini oralardaki subay, doktor, eczacı, mühendis gibi meslek adamlarıyla kapatmaya çalışmak, tabii, hiç de verimli olmuyor. Sonuç şu:

İlkokuldan çıkanlar üçüncü sınıf seviyesinde, liseden çıkanlar ise Türkçeyi doğru yazmaktan aciz, milli tarih bilgi ve şuurundan mahrum, toplum görgüsünden uzak olarak yetişmiş oluyor. Çok zeki ve çalışkan olanlar, evlerinden ders yardımı görenler dışındaki gençler böylece yarım yamalak yetişiyor. Her yıl yüksek öğretim imtihanına giren 100.000, 150.000 genç bu seviye ile teste katılıyor ve her yıl 20–30 bin tanesinin dışındakiler başarı kazanamadığı için Bayazıd Meydanı'na çadır kurmak, bildiri yayınlamak, Ankara'ya yayan yürümek, Köprü'de yere oturarak vasıtalara engel olmak gibi gülünç davranışlar sanki bir çare imiş gibi tekrarlanıyor.

Üniversite ve yüksek okullara yığılmanın sebebi ortaokul veya liseden sonra çocuklara meslek öğretecek okulların yeterince bulunmayışıdır. Dünyanın her yerinde yüksek öğretim yapmak isteyenler, meslek sahibi olmak isteyenlere göre azınlıktadır. Bu hakikat bizde de yıllardır anlaşılmış olduğu halde, ilkokul, ortaokul ve liseden çıkacaklara türlü seviyelerde hayati meslekler öğretecek okullar açılamamıştır. Açılamayınca, liseyi bitirenler üniversiteye hücum eder olmuş, ondan da bugünkü acıklı sonuç doğmuştur.

Bundan başka Milli Eğitim'in politikası da çok sakat ve seviye düşürücüdür. İlkokulların ilk iki sınıfında, sınıfta kalmak usulünün ka1dınlması gayet yanlıştır. Bazı çocukların zekâları geç gelişir, başlangıçta başarı gösteremedikleri halde sonradan açılırlar. Zekâsı geç gelişen çocuklan, daha birinci sınıfın bilgisini kavramadan ikinci sınıfa geçirmek hem sınıfın genel seviyesini düşürür, hem de daha birinci sınıfın müfredatım kavrayamamış olan çocuğu büsbütün şaşırtarak gelişmesine engel olur. Hele tek öğretmenle idare olunan ilkokullardaki seviye tabii olarak pek düşük kalır, üstelik öğretmeni de yıpratarak hayattan bezgin duruma düşürür.

Orta öğretimdeki seviye düşüklüğü eski Eğitim Bakanlarından Saffet Arıkan'ın bir genelgesiyle başlamıştı. O zamanın öğretmenleri işi sıkı tutuyor, bilgisizliğe göz yummuyor, bu sebeple bazen bir sınıfın yarısı bir dersten bütünlemeye kalıyordu. Saffet Arıkan, bir sınıfın bir dersten dörtte birinden fazlası bütünlemeye kalırsa öğretmeni başarısız sayar ve sorumlu tutarım deyince iş değişti. Sorumluluktan ödü patlayan öğretmenler bu sefer öğrencileri topyekûn sınıf geçirmeye başladılar. Seviye düşüklüğünün en mühim sebeplerinden biri bu oldu.

Şimdi de görülüyor ki 150.000 gencin hepsine yüksek tahsil vermek için akil almaz usullerin uygulanmasına geçilmiştir. Bunlardan en tuhafı mektupla öğretimdir. Mektupla yüksek tahsil vermek kaabilse bu iş radyo ve televizyonla daha da iyi yapılabilir. Hatta yeni metotlar bulunarak öğretmen, aradan büsbütün çıkarılıp devlet yüz milyonlarca lira maaş vermekten kurtulur. Ama ne yapalım ki bunlar hayal-i muhaldir...

Mektupla öğretim bazı çok zeki ve ön bilgileri kuvvetli gençler için yapılabilir. Fakat bunlar beş on kişiden ibarettir. Üç gün içinde mektupla öğretim için başvurduğunu 17 Ekim 1974 tarihli Milliyet'ten öğrendiğimiz 80.000 kişi arasında bu ayarda 80 kişi çıkar mı? Çıkamaz... Bu 80.000 kişi yüksek öğretim oyunu oynayacak, birer yüksek tahsil diploması alarak avunacak, Milli Eğitim idaresi de başarısıyla kim bilir ne kadar övünecektir.

Fakat olmaz... Olmaz... Kendimizi aldatmayalım. Bu iş peri değneği ile çözümlenemez. İşi temelinden tutup yıllar sürecek bir plan hazırlamalıdır. Mesela:

1) Her ilkokulda en aşağı beş öğretmen bulunmalı, hatta bunlar arasında da ihtisas bölümü yapılmalıdır.

2) Bütün öğretmenleri sağlanmadan ortaokul ve lise açılmamalıdır.

3) Ortaokullara ihtisas öğretmeni sağlamak için iki sınıflı eğitim enstitüleri açılmalıdır.

4) Okulsuz köylere tek öğretmenli okul açarak istatistik kabartmak yönüne gidilmemelidir. Tek öğretmenli okul çat pat kitap heceleyen çocuk yetiştirmekten başka işe yaramadığı gibi başka okulların öğretmenlerinden birini çalmış olarak o öğrencilerin normal yetişmesine engel olmaktadır.

5) Ortaokullardan yabancı dil dersi kaldırılarak boşuna zaman harcanmamalı, yabancı dil öğretimini lisede yoğunlaştırarak bu üç yılda her gencin, az da olsa, yabancı bir dil öğrenmesi cihetine gidilmelidir.

6) ilk ve ortaokullarda tarih ve coğrafya olarak, yalnız Türk tarihi ve Türk elleri coğrafyası okutmalı, çocuğun zekâsını boşuna yormamalıdır.

7) Liselerin birinci sınıfından itibaren edebiyat, matematik, fizik-kimya ve biyoloji bölümleri ayrılarak çocukların sevdikleri branşlarda iyi yetişmeleri sağlanmalıdır.

8) İlkokuldan lisenin sonuna kadar Türk grameri ve tarihi ciddi şekilde okutularak anadilini ve tarihini bilmez cahiller yerine milli kültürle parlatılmış gençler yetiştirilmelidir.

9) Yurttaşlık bilgisi bütün ortaokul ve liselerde programa konmalı, bu dersin içine bugün sözü çok edilen ahlak dersi ve fazla olarak umumi görgü de eklenmelidir.

10) Yüksek öğretim görenleri öğrenimlerinin ehli olarak yetiştirmek için önce hoca hazırlamak lazımdır. Ankara veya İstanbul’daki profesörlerin haftada iki defa uçakla başka şehirlerde kurulan sözüm ona üniversitelere giderek ders vermesiyle üniversite mezunu yetişmez, yetişemez. Şu kadar üniversitemiz var diye kendimizi aldatmayalım.

Önce kabiliyetli asistanları gerekli ülkelere, en az iki yıl için yollayıp yabancı dil bilgilerini sağladıktan sonra şu veya bu şehirde bir fakültenin ilk sının açılır. Kabiliyetli asistanları bazı kıskanç profesörlerin kaprisine kurban etmemek için tedbir alınmalı.

11) Üniversitelerin verimli olması, profesörlerin eser vermeyerek dış ülke seyahatleri ile gönül eğlendirmemesi için üniversitelerin muhtariyeti kaldırılmalı.

12) Rektörlük ve dekanlık sadece idari bir iş olduğu için rektör ve dekanlar hükümet tarafından, profesör olmayan idareciler arasından seçilmeli. Profesörler sadece kendi aralarından bölüm başkanı seçerek sırf öğretim ve ilmi eser yaratmak işiyle uğraşmalı.

13) Çalışkan ve bilgin profesör ve doçentlerin eserini sıra bekletmeden en mükemmel şekilde basmanın yolları bulunmalı ve onları dış ülkelere kaçırmamak için maddi bakımdan tatmin olunmaları sağlanmalı.

***

Böyle yapılmaz da her nahiyede lise, her şehirde fakülte açmak yoluna gidilir, bütün lise mezunlarını üniversiteye alacağız diye bula bula mektupla öğretim yapmaya kalkışılır, bir köyün iki üç yüz çocuğunu tek öğretmenle idare etmeye bakılırsa sonuç berbat olur.

Bugün Türkiye nüfusunun % 70'i okuyor ama buna okuma denemez. Yazı işaretleri şöyle dursun, yanlışsız satır yazamayan insanlar, büyük harfin nerde kullanılacağını bilmeyen üniversiteliler varken Milli Eğitim başarı sağlayamamış demektir. Başarı için, bugün bol bol ziyan edilen başarılı adamları subaşlarına getirip sert tedbirler almak daima ‘‘ Türkçü’’ kafa ile düşünmek lazımdır.

Ötüken, 1974, Sayı:11
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:50 pm

MİLLİ KÜLTÜRÜ KORUMA KANUNU



Belki dünyadaki bütün devletlerden daha çok, altı bine yakın kanunumuz var. Bu kanunlardan bazılarının anayasaya aykırı olduğu, birbirini nakzettiği ve antidemokratik olduğu söyleniyor. Partiler arasındaki siyasi mücadelelerden bazılarının antidemokratik kanunlardan çıktığı görülüyor ve gazetelerde demokrasiyi veya inkılâbı koruma kanunu adıyla yeni bir kanunun hazırlanacağı haber veriliyor, Bunların hepsi iyi, fakat kâfi değil. Bize bunlardan daha önce milli kültürümüzü koruyacak bir kanun lazım. Çünkü bir memlekette rejim mülahazaları, milli varlık kaygılarından sonra gelmek icap eder. Başka birçok şeyi olmadan bir devlet yaşayabilir; fakat milli kültürü olmadan yaşayamaz. Rejim elbise, kültür gıdadır. Dünyada her türlü rejimle yaşayan devletler var, fakat milli kültürü olmadan yaşayanı gösterilemez. Milli Kültür tehlikeye düştüğü anda içtimai yapının vitamini azalmıştır. Arkasından zafiyet, çöküntü ve hastalıklar başlayacaktır.

Türkiye bugün müthiş bir kültür buhranı içindedir. Devlet işe karışmazsa bu işin sonu manevi bir kargaşalık olacak, Türkiye topraklarının üzerinde bir "millet" mevcut olmayacaktır.

Türkiye gibi dokuz asırlık bir devletin topraklarında bugün, medeni mazisi olan medeni bir millet yaşıyor. Halkının % 40'ı okuyup yazan bu millet dünyanın birçok milletlerinden ve bilhassa komşularından ileridedir. Bu milletin yüksek bir askeri ve siyasi geleneği ve gelişmekte olan tarım, endüstri ve maarifi var. Fakat bütün bunlara rağmen bu milletin milli kültürü korkunç bir karışıklık içindedir ve karışıklığın düzeltilmesi için hiçbir hareket görülmemektedir.

13 asırdan beri yazı yazmasını bilen bu milletin bugün mazbut bir imlası yoktur. Yeryüzündeki bütün medeni ve yan medeni milletler arasında imlası olmayan tek millet Türklerdir.

Dili, elem verici bir ikilik içindedir. İlmi terimler orta öğrenimde başka, yüksek öğrenimde başkadır. Terimler üzerinde münevverler iki ayrı düşman gurup halindedir.

Türkiye okullarında hala mazbut ve müşterek bir gramer okutulmamakta, profesörler dahi dile hâkim bulunmamaktadır. Bu memlekette çıkan her kitabın sonunda kocaman bir yanlış-doğru cetveli bulunmakta ve her kitabın her sayfasında birkaç imla yanlışı göze çarpmaktadır.

Milli kültürümüze ve dilimizin yapısına tamamen aykırı, uydurma soyadları alınmaktadır.

Türkçe addır diyerek yeni nesillere acayip, saçma, gülünç, hatta bazen yabancı köklü adlar, alınmakta, bu adlar takılmakta, bu adlar arasında müstehcen sayılabilecekler dahi bulunmaktadır.

Yine dilimizin yapısına aykırı olarak "bay" ve "bayan"'gibi uydurma unvanlar adların başına gelmekte ve kaç yüzyıllık geçmişi olan "beğ", "hanım", "ağa", "paşa" gibi kelimeler atılmış bulunmaktadır.

İsim tamlamalarının (= izafet terkiplerinin) sonundaki takılan atarak, "Kiraz Sokağı", "Kefeli Hanı" diyecek yerde Yahudi ağzıyla "Kiraz Sokak", "Kefeli Han" demek gibi fahiş yanlışlar resmi ilanlarda dahi görülmektedir,

Bu fahiş yanlış, maalesef, en milliyetçi müessesemiz olan orduya kadar girmektedir. Türk dilinin yapısı ve zevki gereğince "piyade yüzbaşısı", "süvari teğmeni" "istihkâm binbaşısı" denecek yerde "piyade yüzbaşı", "süvari teğmen", "istihkâm binbaşı" gibi bidatler dili tahrip etmektedir.



Milli kültür alanındaki acı hakikatlerden biri de bugünkü alfabemizin eksik oluşudur. Dilimizi tamamen ifade etmesi için bu alfabeye üç veya dört harfin daha eklenmesi lazımdır. Türkçe okuyup yazanları hiç şaşırtmadan bu üç dört harfi alfabeye sokmak mümkündür.

Netice şu: Milli kültürümüzü korumak için müeyyideli bir kanuna ihtiyacımız var. Bu kanunun yayınlanmasından önce her bakımdan güvenilir ehliyeti şahıslardan mürekkep bir dernek kurularak alfabeye eklenecek harfler kararlaştırılır ve imla kesin olarak tayin olunur. Ondan sonra neşrolunacak kanunda başlıca şu noktalar gözetilir.

1- Gazetelerden başlayarak tabelalara kadar her türlü yazılı yayın vasıtalarından, imla yanlışları için tekerrüründe şiddetlenmek üzere para cezası alınır.

2- Okullarda imlaya ehemmiyet verilir ve bir tatil devresinde bütün öğretmenler kursa çekilerek imlası doğru olmayanlar meslekten çıkarılır.

3- Resmi evrakın doğru yazılması için daktilolar kursa ve imtihana tabi tutulur ve başaramayanlar işlerinden çıkarılır.

4- Tarihçilerle dilcilerden mürekkep bir heyet Türkiye de Türkçe olmayan adların değiştirilmesi işini üzerine alır. Türkçe olmayan müessese ve coğrafya adlarını en uygun şekilde Türkçeleştirir. Bilhassa Türkçe değil zannıyla cahil gayretkeşler tarafından değiştirilen ve Oğuz boylarına, oymaklarına ait olan yer adları tekrar eski yerlerine verir (Tarihi bir ananesi olan Konya, Kastamonu vesaire gibi meşhur ve büyük şehir ve kasabalar tabii bundan istisna edilir).

5- Bundan sonra doğacak çocukların adlarının mutlaka Türkçe olması mecburiyeti konur. Fakat uydurma adlara mani olmak için bu heyet tarafından bir ad cetveli yayınlanır. İsteyenler çocuklarına ayrıca bir de İslami göbek adı takabilirler.

6- Soyadı kanunu değiştirilerek soyadlarının başa alınması ve mutlaka "oğlu" veya "gil" ile bitmesi sağlanır. Herkese tarihi soyadını kullanma müsaadesi verilir. Yeniden alınacak soyadlarının Türk dili ve zevkine uygun olması mecburiyeti konur. Azınlıklar soyadlarını ve adlarını almakta serbest bırakılır.

7- "Bay" ve "Bayan" hakkındaki kanun ilga olunarak eski elkap ve unvanlar asri bir şekilde canlandırılır ve kime ne deneceği kesin olarak belli olur. Bu hususun hazırlanmasında Anadolu örfü dikkate alınır.

8- Türk dilbilgisi ile Türk tarihi dersleri ilkokuldan lisenin sonuna kadar, her yıl biraz daha mufassallaşmak üzere tekrar edile edile Türk gençliğine sindirilir ve böylelikle olgunluk imtihanına girerken Malazgirt savaşını bilmeyen gençlere rastlamak hicabı önlenir. Türk tarihi, umumi tarihten ayrı bir ders olarak okutulup asıl ehemmiyet buna verilir.

9- Resmi ve hususi inşaatta milli mimarlık tarzımızın devamı için bu işler kontrol altına alınır.

10- Bilhassa ordu ve maarifte milli ananeden mülhem sıhhi, pratik ve ucuz kıyafetler kabul olunur ve bunların kabulünde Batıya karşı hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan hareket olunur. Avrupa’nın eski dini üniversitelerinden gelen ve bizim profesörlerimiz tarafından, şahsiyetleri pahasına körü körüne kabul olunan o gülünç papaz kılığı kaldırılır.

11- Asrın hızla geliştirdiği medeni ihtiyaçlar ve vasıtalar dolayısıyla her gün yeni yeni terimler çıkmakta ve bunlar dilimize aynen girmekte olduğundan Türkçenin yabancı kelimeler tarafından istilasını önlemek için gerçekten ilmi bir Dil Kurumu kurulur ve bunun vazifesi her türlü ilim ve ihtisas şubelerine giren yabancı sözlerin derhal en iyi, Türkçe karşılığını bulmak olur.

12- Anadolu Türkleri örtünün dikkatle incelenmesi neticesinde, bu incelemeden alınacak ilham ve bilgi ile yeni bir Medeni Kanun ve Ceza Kanunu tedvin edilir.

13- Maziden kalan bütün milli kültür ve medeniyet eserlerimizin hızla onarılmasına başlanır ve bunları tahrip edenler hakkında ağır cezalar konur.

14- Sönmekte olan milli sanat ve sporlarımızı, diriltmek için tedbirler alınır, gerekirse bunları öğrenmek için mektepler açılır.

15- Ve nihayet devletimizin adı tam Türkçe olarak değiştirilir ve "TÜRKİYE" yerine "TÜRKELİ" kabul olunur.

Hiç şüphesiz pek çok eksikleri bulunan bu tasarıyı yayınlamaktan maksat, milli kültürü koruma kanununun nelere ihtiva edeceği hakkında bir fikir vermektir. Kanunu hazırlayacak olan komisyon ciddi fikir adamlarından mürekkep olacağı ve acele etmeyeceği için şüphesiz ortaya mükemmel bir eser çıkaracaktır.

Yıllardır süren gevşeklik ve laubalilikten silkinmek lazım. Biz bu işi yalnız kendi kuvvetlerimizle en iyi şekilde başaracak durumdayız. İyi niyet ve doğruluk kâfidir.

ORKUN, 1951, Sayı: 55
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:50 pm

MİLLİ MEFAHİREYE SAYGI



Millete büyük hizmetler görmüş insanlar milli mefahirdendir ve bunlara saygı millet fertlerinin vicdan vazifesidir. Milli mefahirin ne olduğunu bilmek nihayet bir kültür meselesidir. Bu kültür aile ocağında, okulda, çevrede ve hayatta öğrenilir.

Söz veya yazı ile millete hitap edenler ise milli mefahirin ne olduğunu bilmeye başkalarından daha çok mecburdur. Çünkü söylemek veya yazarak okutmak bir nevi fahri öğretmenliktir. Öğretmen yanlışlardan, hele fahiş yanlışlardan korunmak zorundadır.

Bize bu satırları yazdıran sebep son zamanlar da gazetelerde gördüğümüz iki yazı oldu:

10 Ağustos 1974 tarihli bir gazetede "******'e Benzemek ve Benzetilmek" başlıklı yazı bir milli kahramana hakaretle ve tarihi gerçeklere aykırılıkla dolu idi. Başbakan Ecevit'in ******'e benzetilmesine karşı yazılmış olan bu makaledeki şu satırlara bakın:

Tarihte birçok şımartılmış büyük adamlar gördük. Bismark'ları Napoleon'lar, Mussolini ve Hitler'ler, Cengiz'ler, Kromvel'ler hep bir başkasının kalıbına girmiş olduklarını düşünerek hezimete uğramışlardır.

Yukarda sayılan altı kişiden Napoleon, Mussolini ve Hitler'i geçelim. Bunlar yenilerek ölmüş insanlardır. Fakat Kromvel, Bismark ve Çingiz, hele Çingiz için "şımartılmış'; kelimesi nasıl kullanılır? Kromvel'in İngiliz, Bismark'ın Alman tarihindeki olumlu rollerini de bir tarafa bırakarak Çingiz'e gelelim:

Onu kim şımartmış ve Çingiz kimin kalıbına girmiş olduğunu düşünmüştür? Dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran ve Türk birliğini tarihteki en geniş ölçüsüyle gerçekleştiren bir adama şımartılmış demek için Çingiz'den de, tarihten de habersiz olmak lazımdır.

Eski büyük Türk fatihleri milli destanlarla beslenerek büyüyorlardı. Gönüllerinde yatan arslan, destandaki kahramanlardı. Bu uğurda savaşıyorlardı. Bu yolda can verenler olduğu gibi zafere ulaşanlar da bulunuyordu. Fakat şımartılmış değillerdi. Karakterleri şımarmaya elverişli değildi. Bu sebeple onlar üzerinde kalem oynatırken saygılı dil kullanmak vicdan görevidir. Hele şan ve şeref içinde ölen Çingiz'i hezimete uğramış göstererek millete hitap etmek milli kültürden ne kadar uzak olmaktır...

11 Eylül 1974 tarihli başka bir gazetede de Attila ve Hunlar hakkında yazılan makale Hunlar'ın Türklüğünü müspet saymıyor ve Kıbrıs'taki Attila Hattı'na verilen adın Batı âlemindeki kötü tesirinden bahsediyor.

Hunlar'ın asıl adlarıyla Kunlar'ın Türk olduğunu yeniden ispata kalkmak artık dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlamak gibi bir şeydir ki bunun üzerinde durmak tamamiyle abestir. Kunlar'ın Türk olduğu daha 18. yüzyılda Deguignes tarafından ileri sürüldüğü gibi son defa, bundan birkaç yıl önce İstanbul Üniversitesi Türk Tarihi Kürsüsü tarafından davet edilen Prof. Spuler'in konferanslarında da kabul edilmiş ve mesele kapanmıştır. O zaman Hamburg Üniversitesinde profesör olan Spuler sıradan bir profesör değildi. Latince ve Yunancadan başka Fransızca, İngilizce, Rusça, Arapça, Farsça, Çince, Moğolca ve Türkçe de biliyordu.

Şimdi tarih ilminin büyük otoritelerinin vardığı sonuçlar dururken arada bir çıkan ehemmiyetsiz şahısların şu veya bu tarzdaki görüşlerini ele alarak Kunlar hakkında tartışma kapısı açmak abesle iştigalden başka nedir ki?

Attilaya gelince: Batılılar'ın onu barbar bilmesiyle ne Attila barbar olur, ne de biz Batılılar'a hoş görünmek veya korkunç görünmemek için bir askeri tabirimizi değiştiririz. Attila, Batı'yı hallaç pamuğu gibi atıp boyun eğdirdiği için kötü kişi olmuştur. Kendi milletine karşı ise çok iyi, hakkaniyetli ve büyük siyasi adamdı. Birkaç yüz bin kişiyle hepsi de savaşçı olan birkaç milyon kişiye hâkim olmak ve Avrupa'nın yarısını ele geçirmek hiç şüphesiz insan zekâsının bir eseridir. Aynı işi başka milletler yapamamışlardır. Topyekûn kırgın suçsa bunu ilk yapan Makedonyalı İskender'dir. Fakat o medeni, Attila barbardır. Çünkü İskender Yunanlaşmış bir Makedonyalı idi, Yunanlı sayılıyordu; Attila ise daha sonra Avrupa'yı istila eden Osmanlıların atasıydı.

Bilgin olmak mutaassıp olmaya, duygularının tutsağı olmaya engel değildir. Batılı bilginlerin birçoğu dini taassupla Türkler'in barbarlığını dillerine pelesenk etmişler, hâlbuki Türkler bütün tarihlerinde, en kırıcı oldukları zamanlarda bile Batılılar'ın vahşetini göstermemişlerdir. Avrupalıların yalnız mezhep savaşları sırasında birbirlerine yaptığı vahşet onların başlarını ebediyen eğmeye kâfidir.

Romalılar'ın torunları olan Romenler 17. yüzyılda Türk tutsaklarını kızartarak yemişlerdi. Attila adını kullandık diye bize yan bakacak olan Avrupalılar bunlar mı?

31 Ağustosta açılan Selanik Fuarı'ndaki konuşmasında Yunan Başbakanı Karamanlis de Attila'yı ele almış ve şu sözleri söylemiştir:

Bazı uygar ülkelerin, Attila'yı yaşatanların planlarını uygulamalarına tahammül göstermeleri utanç vericidir.

Bununla Karamanlis "Avrupalılar bize neden yardım etmiyorlar da Attila gibi bir barbarın adını yaşatanlara tahammül gösteriyor" demek isteyerek yardım dilenciliği yapıyor ve şunları ilave ediyordu:

Yunanlılığın ahlak ve fazilet üstünlüğünün, acı kuvvetten etkili bir meziyet olduğu, tarih boyunca ispat edilmiştir. Aynı tarihi gerçek Kıbrıs'a da tarihi bir miras olarak kalmaktadır.

Karamanlis'in bahsettiği "Yunanlılık ahlak ve fazileti" acaba Bizans'ın sefahat, rezalet, cinayet ve fuhuş hayatı mı idi? Yoksa eski Yunan'ın homoseksüellik rezaletini Avrupa'ya miras bırakan felsefesi mi idi?

Onun acı kuvvet dediği askeri kuvvet tarihin her çağında meziyet olmuş ve büyük neticeleri o almıştır. Çünkü gerçek fazilet ve ahlak fedakârlık ve ölümü göze almak felsefesi olan o acı kuvvette belirmiştir.

Attila hakkında makale yazan yazarın Karamanlis'le aynı fikir hizasında olması herhalde kendisine itibar ve şeref verecek bir durum değildir.

Attila'nın türlü imla ile yazılması ve doğrusunun bilinmediği hakkındaki satırları ise doğrudur. Çünkü o kelime bir Türk'ün adının Cermenler ağzında aldığı değişik şekildir.

Türkçesinin "Etil" olması kuvvetle muhtemeldir. Topkapı Sarayı’ndaki Oğuz name nüshasında bir "Etil Alp"tan bahsedilmesi Türkçede böyle bir ad olduğunu gösterdiğine göre Attila'nın: Kunlar arasında "Etil" diye anılmış olması ihtimali vardır.

Fakat adı ne olursa olsun, yalnız bir hakan değil, büyük bir kumandan olan Attila'nın adını Kıbrıs'a çekmek elbette Türk ordusunun parlak bir buluşudur.

Attila Hattı yarın daha ileriki bölgelere de çizilecektir.

ÖTÜKEN, 1974, Sayı: 10
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:50 pm

MİLLİ MUKADDESAT DÜŞMANLARI



En iptidaisinden en medenisine kadar her topluluğun mukaddes tanıdığı bazı değerler vardır. Bazı dağlar, ırmaklar veya göller; bazı timsaller, renkler veya hayvanlar yahut bazı şahıslar topluluğun hayatınca sevilir ve kutlu tanınır. Bu "kutlu tanıma", milletin maşeri duygu ve düşüncesinin mahsulüdür. O, hiçbir baskı görmeden bu duyguya ermiştir.

Tabii, son zamanlarda dünyanın birçok yerlerinde görülen ve zorla milli mukaddesat haline getirilmek istenen sahte değerlerden bahsetmediğimi okuyucular anlamıştır. Zekâ ve seciyeden mahrum bir güruhun, kendisini bütün millete zorla sevdirmeye çalıştığı ve mukaddesatın bir kısmını feci akıbetlerle yok ettiği son zamanların müstebitleri benim bahsimin dışındadır. Çünkü zorla sevgi olamayacağı gibi alelade insanlar da "tarih"e büyük şahsiyet diye kabul ettirilemez. Kendileriyle ve rejimleriyle birlikte bu uydurma büyükler de günün birinde hafızalardan silinir ve topluluk kendi mudil hayatını yaşamakta, "tarih" hakikatleri tespit etmekte devam eder, durur.

En eski insan topluluklarından biri olan Türkler, şerefli insanlar olmak dolayısıyla, manevi değerlere büyük ölçüde yer vermişler, bir milli mukaddesat sistemi yaratmışlardır. Anayurdumuzun bel kemiği olan Tanrı Dağlarının en yüksek tepesi, yani "Han Tengri" mukaddes bir tepe, asli şekli "Izık Köl=Iduk Köl" (Yani mukaddes göl) demek olan "Işık Göl" mukaddes bir göldü. Ötüken mukaddes bir ülke, 7 ve 9 mukaddes sayılar, doğu mukaddes taraf, demir mukaddes maden, kılıç mukaddes silah, Bozkurt mukaddes hayvandı. Alp Er Tunga ve Oğuz Han; milli kahramanların destanlaşmış mukaddes şahsiyetleriydi. Herhalde yabandan gelen zehirli fikirlerle şerefsizliğin müdafaa olunmaya başladığı 20–30 yıl öncesine kadar hiçbir Müslüman Türkün çıkıp da Şamanî Oğuz Hana sövdüğü görülmüş değildir. Türkler milli mukaddesata o kadar saygı gösteriyorlardı ki, Safevilerin tarihini yazan Türkmen İskender, İran Türklerinden olduğu ve Osmanlılarla Safeviler birbirinin can düşmanı bulunduğu halde Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünü rahmetle anmış, bu suretle Türk seciyesinin büyüklüğünü göstermiştir.

Biz Türkiye Türkleri dokuz asırlık hayatımızda Avrupa’nın bütün milletleriyle çarpışıp çok hareketli ve o nispette şanlı ve parlak bir hayat yaşadıktan sonra elbette yeniden bir milli mukaddesata sahip olacaktık. Bugün ay yıldızla al renk bizim milli mukaddesatımızdandır. Dokuz asrın ve ondan önceki yirmi asrın bir olgunlaşma mahsulü olan ay-yıldızlı kızıl bayrağımız için Türk ırkının en maddeci çocukları bile seve seve canını verir. Malazgirt’in hatırası ve o hatıranın başkahramanı olan Alp Arslan da milli mukaddesatımızdandır. Her halde, üniversite mezunu olmadığı için onu tenkit etmek kimsenin aklından geçmez. Haçlı savaşlarının kahramanları olan Danişmentli Melik Gazi ve Selçuklu Birinci Kılıç Arslan, Birinci Mesud, İkinci Kılıç Arslan da milli mukaddesatımız arasındadır. Hatta kalp ve kötürüm bir gövde içinde ateşten bir ruh taşıyan sonuncusu, madde ile ruhun büsbütün ayrı şeyler olduğunu ispat etmesi bakımından da ayrıca büyük bir ibret ve derstir.

Daha sonraki çağların bütün milli mukaddesatını birer birer sayacak değilim. Her halde Kosova şehidi Murad Beğ, Niğbolu gazisi Yıldırım Han, İstanbul fatihi İkinci Mehmed, dünyayı bir padişaha dar gören Yavuz, cihan hükümdarı Kanuni, Selimiye ve Süleymaniye camileri, Süleyman Çelebinin Türk gönüllerini asırlardan beri vecde getiren Mevlit’i ve daha nice şeyler bizim milli mukaddesatımızdandır.

Biz milli mukaddesatı hurafe sananlardan değiliz. İnsan olduğumuz için müşterek saygı göstermeye mecburuz. Çünkü insan topluluğunu hayvan topluluğundan ayıran en büyük farika müşterek manevi değerler, yani ahlak ve mukaddesattır.

İstanbul’da çıkmaya başlayan aylık Kemalist dergisinin ikinci sayısında Yıldırım Bayazıd'a ve Fatih'e karşı yapılan hakaret yirmi yıldan beri görüp işittiklerimize yeni bir şey katmıyorsa da hareketi yapan A. Buharalı'nın milliyetçi görünmesi yazımın menfi tesirini çoğaltıyor. "Mustafa Kemal Ruhu" adlı makalesinde Kemalist yazıcı milli kahramanlarımızdan Yıldırım Bayazıd'ı "İstibdat köpeğini kuduzlaştırmak" la, Fatih'i de "enikonu deli olmak" la aşağılıyor.

Biz hiçbir zaman, milli kahraman da olsalar, Osmanlı padişahlarının kusurları söylenmesin demiyoruz. Kusursuz insan bulunacağına da inanmıyoruz. Büyük diye iddia olunan nice küçüklere de tarih boyunca rastlamışızdır. Fakat milli mefahir olmuş büyüklere ilmi ve hakiki bir sebep gösterilmeden hakaret edilmesini kabul edemeyiz. Dünyada hiçbir cemiyette, Çingene cemiyetinde bile, milli mukaddesat ve milli mefahir diye tanınan şeylere dil uzattırmazlar. Yazık ki, Kemalist bunu yapıyor ve birleşmiş Avrupa'yı tepeleyen Yıldırım'la tarihte yeni bir devir açan Fatih'e hakaret ediyor. Bunu yaparken, bu millet ve bu vatanın can düşmanı olan komünistlerin bile kendisi kadar ileri gidemediklerini unutuyor. Hatırlardadır ki, bir zamanlar da komünistler "putları kırıyoruz" diye Mehmed Emin'e Abdülhak Hamit’e saldırmışlar, fakat Yıldırımla Fatih'e dil uzatamamışlardı. Yazık ki, milliyetçi gözüken Kemalist onları da geçiyor, putları kırmaya uğraşan komünistlerden on yıl sonra mabetleri yıkmaya kalkıyor.

"Mustafa Kemal Ruhu" adlı makalesinde dönmelerle devşirmelere hücum ettiği için A. Buharalı'yı da bizim gibi ırkçı saymak kabildir. Bu bakımdan Kemalist, adeta Antikemalisttir. Çünkü Kemalizm de dönme ve devşirme olmak kabahat değildir. Fakat Kemalizm yapmak isterken milli mefahiri yıkmaya kalkışması herhalde Moskova radyosunu memnun etmiştir. Zira 15'inci asırda yaşayan Fatih'i, huzuruna her gelen köylüyü kabul etmediği için "Halkçılığı boğan hükümdar" olmakla suçlandırmak ancak Bolşeviklerin başvurdukları bir avamferipliktir...

Burada Yıldırım'la Fatih'e yöneltilen hakaretleri reddederken itidal ve insaf yolundan ayrılmayarak münakaşa edeceğiz. Buharalı Kemalist, Yıldırım için aynen şöyle diyor:

"Cumhuriyet aşıkı milletin ilk küskünlüğü burada başladı. Babasının ölüsü soğumadan ağabeğini öldüren Yıldırım, sultanlık payesini alarak istibdat köpeğini kuduzlaştırdı." .

İstibdat köpeğini kuduzlaştırmak için sultanlık payesini almaya hiç de lüzum olmadığım her halde Kemalist bilir. Tarihten pek pervasız bahsedişine bakarak kendisinin hiç olmazsa belli başlı Osmanlı tarihlerini okumuş olduğunu zannediyoruz. Bu bakımdan da "sultanlık" payesinin Yıldırım için hiçbir değeri olamayacağını bilmek lazım gelirdi. Şimdikinin iki misli büyüklüğünde bir Türkiye'ye hükmeden ve müttefik Avrupa'nın çıkarabileceği en seçme ve kuvvetli orduyu Niğbolu da darmadağınık eden "Bayazıd Beğ" için tarihin ve milletin pek yerinde olarak kendisine verdiği 'Yıldırım" adı her halde kâfiydi. Yıldırım bütün hayatında kendisini sultan diye ilan etmediği gibi bastırdığı paralarda da bu unvanı kullanmamıştır.

Kardeşi Yakub Çelebi'nin suçsuz olarak idamı ise, beğlerin isteğiyle devlette birliği sağlamak için alınmış kanlı ve kaçınılması imkânsız bir tedbirden başka bir şey değildi. O zaman, başka bir imkân olmadığı için böyle yapılıyordu. Acaba Buharalı, sümme hâşâ, Yıldırımın yerinde olsa ne yapardı? Elbette o da Yakub Çelebi'yi idam eder, fakat Niğbolu zaferini kazanamazdı.

Buharalı'nın en garip iddiası Yıldırım zamanındaki Türk milletinin cumhuriyet aşıkı olmasıdır. Bu kadar ciddi bir yazıcıya böyle hafif bir iddiayı yakıştıramadığımız için bunu Buharalı'nın biraz yersiz bir şakası diye kabul etmek istiyoruz. Yoksa cumhuriyet aşıkı milleti imparatorlukla idare ettiği için Yıldırım Bayazıd, milleti kendisine küstürmüş olunca ayın mantığı kullanmak şartıyla Fuzuli’nin serbest nazım yerine aruz kullandığı için edebiyatımızı gerilettiği, Kanuni'nin memlekete demir yolları döşetmediği için bugünkü iktisadi hayatımızı felce uğrattığı, Mimar Sinan'ın da şehir gazinoları veya uçak fabrikaları yapmak dururken camiler yapmakla medeni olgunlaşmamıza engel olduğu pek ala iddia olunabilir.



Türk cemiyeti bütün tarih boyunca aristokratikti. Fakat müstebit değildi. Kemalist, Yıldırım Bayazıd'ı azgın bir müstebit saymakla en büyük tarihi yanlışlığa düşmektedir. Molla Şemseddin-i Fenari Bursa kadısı iken bir mesele için şahitliğe gelen Yıldırım Bayazıd'ın şahadetini, cemaatle namaz kılmadığı ve içki kullandığı için reddetmiş, Bursa kadısını idam edivermek, kendisi için işten bile olmayan Kosova ve Niğbolu arslanı da bu hüküm karşısında hiçbir söz söylemeyerek ve boynunu bükerek mahkemeden çıkmıştı. Sayın Buharalı Kemalist böyle bir örneği bana herhangi bir kuduz müstebitin değil, adil bir büyüğün hayatında gösterebilir mi? Üçüncü defa Cumhurbaşkanlığını kabul etmediği için demokratlığı göklere çıkarılan Vaşington'un yanında bile bizim Yıldırım Bayazıd'ımız ne kadar büyüktür.

Buharalı Kemalist, yazısının biraz aşağısında Fatih'i, halkçılığı boğan bir hükümdar olmakla, kendisine Allahın gölgesi dediği için de enikonu deli olmakla itham edip tahkir savuruyor. Sayın Kemalist’e göre, Fatih, sellemet-üsselam huzuruna girmek isteyen bir köylüyü kabul etmediği için halkçılığı boğan bir hükümdarmış! Ne hoş bir halkçılık anlayışı! Dünyanın hiçbir tarafında, Fatih gibi ülkeler açan, çağ değiştiren bir imparatorun değil, alelade bir devlet reisinin huzuruna bile her isteyen giremez. Hatta bugünkü demokrasinin vatanı olan memleketlerde bile bu böyledir. Kemalist Buharalı, galiba ömründe hiçbir resmi makama girmemiş. Bir denesin bakalım: Bir Valinin, bir Hükümet doktorunun, bir, Mal müdürünün huzuruna nasıl giriliyor, öğrensin. Ondan sonra, Fatih'in huzuruna nasıl girilebilir, kıyaslasın.

Kemalist Fatih'in kendisine Allahın gölgesi dediğini iddia ederken de yanılıyor. 22 yaşında İstanbul'u alan, o zamana kadar görülmemiş büyük toplar döktürerek bunların balistik hesaplarını bizzat yapan, karadan gemiler yürüten, (altı dil bilen, Trovada ilk hafriyatı yaptıran, irili ufaklı 17 devleti Türkiye'ye ekleyen) Karadeniz'i bir Türk gölü haline sokan kahraman, kumandan, hükümdar, bilgin ve şair Fatih kendisine Allahın gölgesi demeye muhtaç değildi. O kendisine iki kara ve iki denizin hakanı diyordu. Bunda da yerden göğe kadar haklıydı. Dalkavukluk olsun diye sonradan kendisine Allahın gölgesi diyenler çıkmışsa, bunun da suçu Fatih'e ait değildir. Çünkü her çağda çıkan dalkavuk güruhu Fatih gibi her bakımdan büyük olanları değil, hayatlarında redaat ve denaetten başka bir şey olmayan aşağılık insanları da göklere çıkarmışlardır.

Kemalist’in tarihteki bir zühul eseri olarak deli dediği Fatih, beşi Müslüman, on ikisi Hıristiyan olmak üzere tam 17 devleti ortadan kaldırmıştır. O fütuhatı, o teşkilat ve kanunları, o keşfiyatı yapan birisi hakikaten delirerek kendisine Allahın gölgesi deseydi bile tarih onu gene büyük saymakta devam ederdi. Bütün düşman yabancıların bile zekâ ve dehasını kabul ettikleri Fatih'e Türk milliyetçisi Kemalist Buharalı'nın hakaret etmesi milli talihimizin kötü bir cilvesidir.

5 Türk, 4 İtalyan, 3 Rum, 3 İslav,1 Romen, 1 Arnavut devletini Türkiye'ye ekleyen Fatih'in şu fütuhatına bakınca göğsü kabarmayanlar elbette Türk değildir:

1453'te Bizans Rum İmparatorluğunu aldı. 1456'da Enez Ceneviz Dukalığını aldı. 1458'de Atina İtalyan Dukalığını 3ıdı. 1459'da Sırp Krallığını aldı.

1460'ta Mora Rum Respotluğunu aldı. 146'1'de Trabzon Rum İmparatorluğunu aldı. 1461/2'de Candarlı Türk beyliğini aldı. 1462'de Eflak Romen Prensliğini aldı. 1462'00 Midilli Ceneviz Dukalığını aldı. 1466'da Karaman Türk Beyliğini aldı. 1471'de Alaiye Türk Beyliğini aldı.


1475'de Kırım Türk Hanlığını aldı.

178/9'da Arnavutluğu aldı.

1479'da Yunan adalarındaki Zanta İtalyan Dukalığını aldı.

1480'de Herset Dukalığını aldı.



Bunlardan başka Dul kadir Türk beğliği ile Buğdan Romen Prensliği hâkimiyet altına alınmış, Akkoyunlu Türk İmparatorluğu ile Macaristan ve Napoli Krallıkları ve Venedik Ceneviz cumhuriyetleri yenilmiş, Cenevizlerin Karadeniz'deki bütün kolonileri ile Eğriboz, Limni, Taşoz, Semadirek, İmroz adaları ve bir hayli adalar alınmış,

Güney İtalya'da Otranto fethedilmiş, Balkanlar tamamen Türk hâkimiyetine girmiş, Karadeniz Türk gölü olmuş ve 'Boğazlar hâkimiyeti tamamlanmıştır.

Kemalist bunları yapan milli kahramana hakaret etmekle ne kader utanılacak bir harekette bulunduğunun, umarız ki, bu izahattan sonra farkına varır. Milli mukaddesata saygı göstermeği, kanunlarla sağlamak kabildir. Fakat bunun o kadar değeri yoktur. Mühim olan bu saygının gönülden gelmesidir. Bir topluluk kendini inkârla çöker. Kendini inkârın başlangıcı da maziye sövmek ve milli kahramanları tahkir etmektir. Sonra başkalarına gönül vermek, onları kutlulamak, arkasından da inkıraz gelir.

Bereket versin ki, Fatih'e sövmekte Kemalist yalnızdır. Türk çocuklarının gönülleri her gece onun kilitli türbesinde ihtiram nöbeti tutmaktadır.

Altın-Işık, 21 Ocak 1947, Sayı: 2
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   Ptsi Ocak 26, 2009 12:50 pm

MİLLİ GAYE



''Neslimizin Amentüsü"

Her şey, Büyük Türkiye uğruna ve onun için.

Her gönülde bir Arslan yatar. Bizim milli gönlümüzde yatan Arslan nedir? Çok nüfuslu, ahlakı, ilmi ve tekniği yüksek, büyük Türkiye'dir Buna nasıl varacağız?

***

İstikbal, İstiklal diyoruz. Şu halde Türk Cumhuriyetini biz ölmeden öldürmeyeceğiz.

Yeni doğan Türk Demokrasisini kuvvetlendirmeye ve her şeye hâkim bir esas olarak yaşatmaya çalışacağız.

Ahlakımızı, milli ilimlerimizi ve tekniğimizi yükselteceğiz. Az kazansak da çok çalışacağız. En fena şeraitin yoksuzluklarını bedeni ve ruhi kabiliyetimizdeki acarlıkla kapatacağız. Nihayet nüfusumuzu, Türkiye’deki içtimai kesafeti arttıracağız. Bütün Türkler Türkiye de toplanacaktır.

İstikbalimizin temeli köylerimiz ve köylülerimizdir diyor ve buna kendimizden çok inanıyoruz. Şu halde köylerimizin içine girecek, yağ kandilleri ve tezek kokuları içinde sessiz ve iniltisiz, nutuksuz ve yaygarasız mesai sarfedeceğiz.


İçimizde yaşayanlar bizden olanlardır. Dili bir, dileği bir, kanı bir kardeşlerdir. Hiç kimseyi birbirinden ayırt etmeyecek ve aykırı adam bırakmayacağız. Halkımızla el ele verecek, beraber gülecek, beraber ağlayacak, beraber çalışacak ve beraber yükseleceğiz. Halka tepeden bakan ve şehirlerde kahraman olanlara münevver demeyeceğiz.

Şahsi bir derdimiz, şahsi bir ihtirasımız ve şahsi bir dileğimiz olmayacak. Bu küçük dertleri ve hodbinlikleri büyük ıstırabın içinde kaynatacak ve unutacağız.

Geçmiş asırlardan beri münevverlerimizin halkımıza ve köylümüze karşı olan sonsuz borcunu ödemeye çalışacak ve hiç değilse bu borç üstüne borç katmamaya and içeceğiz.

Yaygaralarla şöhret arayanlara Atsızlıktaki feragatle mukabele edeceğiz. Riyakârlığı nezaket sananlara kabalığın asaletini göstereceğiz.

Kuvvetini ve şahsiyetini halk içinde ve onun için tüketerek ölenlere milli kahraman diye tapacağız. Yalnız köylerde ve köylülerin gönlünde yaşayan uluslara milli kahraman diyeceğiz.

Salonlarda dile gelen, şehirlerde hak dava eden, iş görmek için mevki bekleyenlere ve yaptıklarıyla öğünenlere inanmayacağız.

En büyük kıymetlere, kıymet oldukları gün sırnaşmayacağız. Milletimizin iyiliği ve yüksekliği için müspet çalışanları gönlümüzde yaşatacak ve Türkiye topraklarına gömüldükleri gün, mezarlarını milli mefkûremizin mabedi yapacağız.

Yüze karşı söylenen sevgilere güleceğiz. Sevgiler gönülde, hatıralar tarihte, kahramanlar milli mabetlerde kutlu olacak.

Riya ve Şarlatanlık karışık olan her şeye tüküreceğiz.

Millet ve Vatan yolunda can verenlere ve onların yadigârlarına bu milletin tarihte olduğu gibi en kutlu insanları olarak bakacak ve onları fedakârlıkta kendimize, örnek edeceğiz.

Millet ve Vatan işlerinde hırsızlık, ahlaksızlık ve fenalık yapanlara tafsilatlı kanun maddeleri yazarak cürme göre pazarlığa girişmeye aklımız ermediğinden böylelerin yok olmasını ve yok edilmesini isteyeceğiz.

Rüşvet ve İrtikâp kelimelerin sehpalara asılı yaftalarda seyredeceğiz.

Halkın haklan ve dertleri için acı, sert, açık ve fakat doğru söyleyenleri dinleyecek, tatlı, yumuşak, kapalı ve nezaketli konuşanlardan şüphe edeceğiz.

Sefaletler içindeki sefahatlere, ıstıraplar karşısındaki zevkler, iniltilerle alay eden kahkahalara haykıracağız.

Halkın sıhhati, hayatı, refahı ve istikbali için faydalı olan her şeyi benimseyecek, bunlara karşı koyan ve ne şekilde olursa olsun halkı esir yapmaya ve istismar etmeye uğraşan her şeyi düşman bileceğiz.

Neslimiz bunları yaparsa, nesillerimiz ve istikbalimiz kurtulmuş olacaktır.

Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 9
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
MİLLİ DEĞERLER HAKKINDA MAKALELER.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» DYNAVOX M3 CİHAZI HAKKINDA

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Ülkücü Forum :: Hüseyin Nihal ATSIZ-
Buraya geçin: