AnasayfaAnasayfa  PortalPortal  GaleriGaleri  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

 

 


Paylaş | 
 

 TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:43 pm

TÜRKÇÜLÜK





Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelimeyle ifade olunmaz. Zaten başka milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, menfaat icaplarına, siyası zaruretlere işarettir. Hakiki olarak Türk'ü Türk'ten başkası sevemez.


Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi nihayet silik ve sönük kalmaya mahkûmdur. Eğer bu millet talihli de değilse onun sonucu yenilmek, ezilmek, haritadan silinmek hatta yok olmaktır. Ülküler, hakikatle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler ölebildikleri kadar yaşamak hakkına maliktirler.

Türkçülük büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız – şartsız hâkimiyeti ve istiklali ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Bu ülkü, geçmişte bir kaç kere gerçekleşti.

Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı, bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yakılacaktır.

Türkçülük dört kaynaktan geliyor:

1- Kökü çok eski olan Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaş~yan milliyetçilik;

2- Tanzimattan sonra Avrupa da ki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik. Olunmasını isteyen milliyetçilerin hareketi;

3- Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki;

4- Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar ve geçirdikleri felaketlerin verdiği uyanıklık.

Bu dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle karışıp yoğrularak bugünkü Türkçülüğü ortaya çıkarmıştır. Türkler, Türkçülükle güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecektir.

Bir millet yükselmek iradesini taşımazsa, kendi güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapmazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze almazsa, savaştan korkarsa o millet içinden çürümüş demektir.

Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Mazisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

Türkçülük ülküsü bizden amansız bir vazife ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlik talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermekte devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeğe çalışırsa ve bütün vazifelerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa; aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukarıdakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa; bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa vazifenin bizden istediği şey yapılmış olur.

Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen; Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü sayılmaz.

Her Türkçü, bulunduğu yerin vazifesini inançla yaparsa Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük güçlenir.

Türkçülerin ilk işi, vazifelerini arınmış gönül ve inanmış yürekle yapmaktır.

Orkun, 15 Haziran 1963, 2. Yıl, 17.Sayı.

Ötüken, Sayı 1, 1964
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:43 pm

TÜRKÇÜLÜK DEĞİŞMEZ BİR FİKİRDİR



ORKUN'u beğenmeyenler onda eski teranelerden başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Haklıdırlar. Türkçülük değişmez bir fikir olduğu için burada hep ayın sözler söylenecek. Türkçülük bir moda olmadığı için değişmeyecek, bir ilim olmadığı için sabit kalacak, bir eğlence olmadığı için kendini beğendirmeğe uğraşmayacaktır.

Türkçülük bir ülküdür. Milli ülküler yüzyıllar boyunca değişmeden yaşar. Değişen tarafları ana çizgileri değil, teferruat veya taktiğidir.

Bazı arkadaşlar, Türkçülük anlamında yazı yazanların yıllardır ayın kimseler olduğu söylüyorlar. Bu da doğrudur. Fakat ORKUN’daki imzaların çoğaldığını zamanla herkes görecektir.



Ancak, Türkçülerin hepsi yazı yazmadığı gibi yazıcıların aynı kimseler olması da Türkçülüğün yerinde saydığını göstermez. Türkçülüğün nasıl geliştiğini görmek için Türkçü dergileri okuyanların sayısına bakmak kâfidir. ORKUN'un (ORHUN) adıyla çıktığı birinci ve ikinci devirleriyle şimdiki satışı arasındaki fark Türkçü okuyucuların ne kadar hızla çoğaldığını ve Türkçülük ülküsünün gördüğü rağbeti ispat eden şaşmaz bir ayardır.

Türkçülüğün bugünkü kuvvetine göre ORKUN'un zayıf olduğu muhakkaktır. Türlü sebepler, başlangıçta daha kuvvetli ve iyi çıkmamıza engel oldu, fakat bu durum geçicidir. Toplanma ve toparlanma yoluna girmiş bulunan Türkçülük ağır, fakat emin adımlarla ilerlemektedir. Şimdiye kadar Türkçülük hareketleri yalnız fedakârlığa dayanan ve küçük gurupların, bazen de fertlerin elinde idare olunan dağınık hamlelerden ibarettir, Bir Türkçüler topluluğu tarafından çıkarılan ilk dergi ORKUN’dur. Manevi bağlarla birbirine bağlı olan arkadaşlar topluluğu uzun bir zamandan beri biriktirilen para ile ORKUN'un sermayesini hazırlamış, gayet sessiz ve mütevazı olan bu hazırlanma birçok Türkçüler tarafından duyularak desteklenmiş, böylelikle ORKUN'un daha erken çıkması sağlanmıştır.

Türkçülük için önümüzde gittikçe genişleyecek bir çalışma ve başarma devri açılmaktadır. Türkçülüğün şiarı soğukkanlı, ağırbaşlı ve mütevazı olmak bulunduğundan en küçük başlangıçlarda hareket ederek ağır ve emin adımlarla büyük başarılara doğru ilerleyeceğiz. Yürüyüşümüz azimli, hesaplı ve disiplinli olacaktır. Her işte hep beraber olacağız ve ülküye doğru hep beraber gideceğiz.

Ülkü yolunda yürüyüşümüzün ağırlaştığı günler ve hızlandığı günler olacak, fakat Türkçülüğün aslında ve son hedeflerinde hiçbir zaman değişme olmayacaktır.

Orkun, 27 Ekim 1950, 4. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:43 pm

TÜRKÇÜ KİMDİR?



Türkçü, Türk ırkının üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa, hepsi, geçici bir hastalığın arazlarıdır ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten faziletlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yaşamakta, belirecek imkân ve fırsat aramaktadır.

Türkçü, milli menfaatleri şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve maziye saygı gösteren, vazife ahlakı yüksek olan, haksızlığa savaşta pervasız bir insandır.

Türkçü, eyyamperest ve dalkavuk olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol mevcut olduğu için bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden esasen var olanların hakkını vermekle iktifa eder. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusurları da varsa söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını tahrip edenleri asla bağışlamaz ve bunları bağışlayanları milli düşman sayar.

Türkçü mütevazı olmaya mecburdur. Çünkü kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Hâlbuki takdir beklemek bir hodbinliktir. Türkçü milletine bir hizmet yaparken bunu beğenilmek için değil, vazife bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanı bilinmeden ölüp mezarsız yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.

Türkçülük yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar fedakâr fertlerin çokluğu nispetinde yükselir.

Türkçülük bir fikir olduğu kadar da bir inançtır. İnanç olduğu için de münakaşasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun münakaşa ve tenkit edilecek taraftan temeli, esası değil, teferruatıdır.

Türkçüler dayanışmalı yaşamaya mecburdur.

Dayanışma az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde için için bir kemirme var demektir. Türkçü, ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülküye darbe olduğu bilir.

Türkçü, hiç şüphesiz, Türk’ten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türk, Türkçü değildir.

Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır. Türkçünün en büyük vazifesi Türklüğe hizmettir. Bunun da baş şartlarından biri çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O yorulmadan ve bıkmadan Türk ırkının üstünlüğünü anlatacak, yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barışmaz düşmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir.

Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile her şekilde savaşacaklardır.

Kısacası: Türkçüler yirminci yüzyılda Türk milletinin fedakârlarıdır.

Orkun, 20 Ekim 1950, 3. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:44 pm

TÜRKÇÜLÜK VE SİYASET



Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir; Bu sebeple, bir ana inanç ve ana düşünce olan ülkü asla değişmediği halde siyaset yani taktik her zaman değişir.
İnsanlar iktidara geçmek için partiler kurarak çalışırlar. İktidara geçmek oy kazanmakla mümkün olduğu için oy sahiplerinin fikrini ve gönlünü almaya uğraşırlar. Bunu sağlamak için taviz verirler; propaganda yaparlar; kendilerini beğendirmeğe çabalayıp bol bol da yalan söylerler. Hatta rakiplerine iftira attıkları da olur.
Bu, bütün dünyada böyledir.
Bizde "İttihat ve Terakki", "Hürriyet ve İtilaf' partileri arasındaki iğrenç ve ahlaksızca mücadeleyi bir tarafa alıp Cumhuriyet çağına, onun da Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki savaş zamanına göz attığımız zaman karşılaştığımız manzara şudur:
İktidar, iktidarda kalmak için haksızlıklar yapmış, muhalefet bundan şikâyet etmiştir. Sonra, Muhalefet iktidara geçinde aynı haksızlıkları kendi yapmaya başlamış, bu sefer evvelce haksızlık edenler aynı haksızlığa uğrayınca feryadı göğe yükseltmişlerdir.
Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. Demokrat Parti'nin iktidara geçince Türkçe ezanı yine Arapçalaştırması samimi kanaatinden değil, oy toplamak kaygısındandır. Aşırı Kemalist olan ve dinle ilgisi bulunmayan Celal Bayar'ın bunu isteyerek yaptığı veya yaptırdığı söylenemez. Bununla ileriki seçimleri teminata almak istemiş ve almıştır.
Sade dinsiz değil, aynı zamanda Tanrısız bir rejim olan komünizm ise İkinci Cihan Savaşında Almanlar karşısında tutunabilmek için dinden yardım beklemiş, Sovyetler Birliğinin Hıristiyan ve Müslüman vatandaşları için kiliseler ve camiler açılıp dini liderler seçilmiştir.

Türkçülük, Türk milliyetçiliğidir ama her milliyetçi Türk, Türkçü değildir. Milliyetçilik pek umumi bir deyimdir. Her normal insan az çok milliyetçidir. Türkiye’nin bütünlüğü ve emniyeti üzerinde duygulu olup Türk milletine bağlı kalmak şüphesiz milliyetçiliktir. Fakat böyle milliyetçiler arasında Dış Türklerle hiç ilgilenmeyen, hatta onların varlığından habersiz olan, siyasi sınırlar dışında Türk ülkeleri olduğunu bilmeyen, tutsak bir Türk ülkesinin kurtarılması için göze alınacak savaşı istilacılık sayan nice insanlar vardır.

Aslında beynelmilelci olan sosyalizmin Türkiye'deki mümessilleri de milliyetçi olduklarını söylerler. Hatta Orta Asya'daki atalarımızla ilgimizi inkâr edip bu topraklar üzerinde Hititlerden başlayarak üst üste yığılmış olan etnik döküntülerinin karması olduğumuzu ileri sürenler de milliyetçilik davasındadırlar.
Komünistlikten hüküm giymiş olanlar, Türk milliyetçiliğinin kökünü kazımak için kampanya açmış olan partiler, İslam beynelmilelciliği davası güdenler de hep milliyetçi olduklarını söylerler.
Türkçülük bu türlü eksik ve yanlış milliyetçiliklerin hepsini reddeder. Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savaşla Kıbrıs'ı, Kerkük veya Azerbaycan'ı, Türkistan'ı kurtarmak için yapılacak savaşlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız, bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir. Türkler ise Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur.
Türkçülük bugün siyasi değildir. Fakat bir gün siyasi bir kuruluş durumuna gelirse bütün Türkleri kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya çıkacaktır. O zaman, şüphesiz çağı, durumu ve ortamı kollamakla beraber bunlara bağlanıp kalmayacak, bu kaygıların üstüne çıkacaktır. Dünün gerçeklerini yeniden gerçekleştirecektir.

"Türkçü" kelimesi bugün birçoklarını ürkütüp tedirgin etmektedir. Bunun altında bir nazizm, diktatörlük, kafatasçılık heyulaları görmektedirler.
Türkçülük kelimesinin bu korkunç hale getirilmesinde-yerli Moskofçuların rolü büyük olmuştur. Onlar Moskova uşağı oldukları için Rusya'yı yere vuracak her düşünceye düşmandırlar. İkinci olarak Türklüğe gizli bir hınç besleyen Devşirme artıkları, üçüncü olarak da Türkiye'de solculuğun anası olan Halk Partisi gelmektedir.

Halk Partililer arasında bir tane Türkçü gördünüz mü? TİP dışındaki bütün partilerde Türkçü bulunur ama Halk Partisi'nde bulunmaz. Gerçek çehrelerini de son kurultaylarıyla ortaya koydular.

Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri oları partileri tutarlar. Türkçülükten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçülerce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.

Partiler bakımından Türkiye henüz oturmamıştır. Bu kaynaşmalar durulduktan sonra kaç parti kalacak, belli değildir. Belli olan tek şey Halk Partisi'nin ölmüş olduğudur. Milli vicdan sosyalizmden iğrendiği için sol partilere de hayat hakkı tanımayacaktır. "Demokrasilere sol partiler de lazımdır" sözü bazı safların da inandığı bir komünist uydurmasıdır. Tam bir demokrasi olan Amerika'da sol parti yoktur.

İleride şartlar hazır olunca, mevcut partilerden biri Türkçü parti haline gelir veya bir Türkçü parti kurulursa Türkçülük o zaman siyasete girmiş olacaktır. Şu da unutulmamalıdır ki, Türkçülüğün iktidara gelmek için mutlaka parti kurmasına lüzum yoktur. Türkçülük beyinlere ve gönüllere şuurla yerleştikten sonra bu, partisiz de olabilir.

Ötüken, 26 Temmuz 1972
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:44 pm

TURANCILIK


Turancılık, Türkiye'de 60 yıldan beri tartışılan bir konudur. Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem halinde düşünülmekle beraber bugün "Turancılık" deyince Türkiye'de anlaşılan şey, tarihi mirasları da dâhil olduğu halde bütün Türkler’i tek devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve her ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır.

Tarihi, savaşları ve fütuhatı dolayısıyla hemen bütün dünyaya antipatik gelen Türk milletinin yeniden birleşerek şahlanması birçok milleti korkuttuğu için, bu şahlanış sonunda bazı devletler ortadan kalkacağı veya küçüleceği için, hatta dünya çapındaki büyük ticaret ortaklıklarının çıkarları baltalanacağı için Turancılık ülküsü büyük bir direnişle karşılanmakta, bu direnişin propagandası ve fikriyatı yapılmakta, bu propaganda Türkiye için de tesirli olmaktadır.

Turancılık ülküsüne karşı Türkiye'deki muhalefet ya bunun Türkiye'yi büyük tehlikelere atacak bir macera sayılmasından yahut Türkiye dışındaki Türkler'in de en az bizim kadar (bir bakıma bizden çok) Türk olduklarının bilinmeyişinden yahut da bugünkü sınırlarımız içinde 4000 yıldan beri üst üste yığılan etnik zümreleri ve kültürleri karıştırıp bunlardan şimdiki dili Türkçe olan bir "halk"ın peydahlandığını kabul etmekten doğmaktadır.

Moskof uşağı oldukları için Turancılığın Rusya'yı devirmesinden korkanların muhalefetini kaale almıyorum.

Önce, Turancılık bir macera mıdır, onu ele alalım:

Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşa'nın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılamaz. Enver Paşa'nın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşa'yı saf bir Turancı saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turancı, hem de İslam birlikçisi idiler. Hem Kafkasya'yı, hem de Mısır'ı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı.

Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddi düşünmek lazımdır. Her maceracılık bir hata olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolomb'un batıya giderek Hindistan'a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. 'Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, başarı ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye'yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi.

Daha eski tarihimizde Babur'un 10.000 kişiyle Hindistan'a dalması, Yavuz'un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır'a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napoleon ve Hitler'in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı?

Yahudilerin artık Arap vatanı olmuş topraklarda İsrail devletini kurması şaşırtıcı bir macera değil midir?

Tehlikesiz yaşamak isteyenler intihar etsin. Hayat ve kâinat tehlikelerle doludur. Tehlike fertler için de, milletler için de, topraklar için de vardır. Korkunç bir deprem birkaç saatte Anadolu'yu suların altına gömebilir. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın boğucu gazlan birkaç milleti birden yok edebilir. Dünyayı yörüngesinden çıkaracak büyüklükte bir göktaşı küremize çarparak dünyanın kıyametini koparabilir. Birkaç millet birleşerek bir gece Türkiye 'nin üzerine 500 hidrojen bombası fırlattıktan sonra özel giyimli askerlerini yurdumuza sokabilir.

Bütün bu ihtimaller var diye uyuşuk uyuşuk oturup yalnız fabrika kurmak, futbol maçlarım seyrederek bağırmak, defile ve güzellik müsabakaları yapmak, üniversitelerde bir takım bayağıların eserlerini tahlil etmekle mi vakit geçireceğiz? Bunlarla millet yaşamaz. Millet bir hayvan sürüsü değildir. Millet, milli bir hedef ister. Ancak o hedefi gördüğü zaman sürü olmaktan çıkıp insanlaşır, bencil olmaktan kurtulup fedakârlaşır.

Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türkler'i birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir.

Turancılığı, bütün Türkler'i yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk'e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkler'i kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabancı millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği'nde alfabesi ayrılmış yerli lehçesi edebi dil haline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt'u hangi kuvvetle, hangi metotla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Ondan sonra kültür birliği için kurultayını toplar, aksi halde kültür birliğini hiçbir zaman kuramazsın.

Bugün Türkler arasındaki kültür birliği ancak gönül birliği, tek millet olmak şuuru, biraz da dil birliği halinde yaşamaktadır. Fakat bu gidişle 50 yıl sonra diller ayrılacaktır. O zaman ne olacak? Onlar artık başka millet oldu diyerek miskin bir tevekkülle bu oldu bittiyi kabul mü edeceğiz, yoksa eski yurtları ve soyumuzun koparılmış parçalarını kurtarmak için, savaş da dâhil, her şeyi göze mi alacağız? Elbette göze alacağız. Şüphesiz zamanı kollamak, hesapları iyi yapmak şartı ile...

Siyasi sınırlar dışındaki Türkler'le uğraşmak macera ise Türk uçakları Kıbrıs'a neden saldırdı? Hatta Amerikan donanması engel olmasaydı Kıbrıs'a neden çıkılacaktı? Batı Trakya Türkleriyle, Kerkük Türkleriyle, neden bu kadar ilgileniliyor? Dün "Hatay"dı. Bugün "Kıbrıs", yarın "Batı Trakya" ve "Kerkük", Öbür gün "Azerbaycan" ve daha ötesi… Bu, budur. Kimse başını kuma sokmasın.

Turancılığa muhalefetin bir türlüsü de Türkiye dışındaki Türklerden habersiz olmanın sonucudur. Daha pek yakında bir bilgin kişinin, bir toplantıda gençlerden birine "Hunlar da mı Türk" diye sorduğunu anlattılar. Hunlar'ın Türk, hatta kısmen Oğuzlar'ın ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir? Meğer o, milli tarihi Malazgirt zaferiyle başlıyor sanırmış. Hayırlı uykular deyip geçelim...

Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı milli şuurla Anadolu'yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkler'i de bu kokteyle en son katılan içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları bir takım ruh hastalarından ibarettir.

Tarihimizi Malazgirt’le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik'i başkent yapanlar veya Malazgirt savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? On Birinci Yüzyıl tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer. Böylece de Türk Devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut'a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar.

Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlaka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kanı yabancı hissetmek, ya komünist yani vatan haini yahut da milli tarihi Malazgirt'ten başlatacak kadar cahil ve budala olmak lazımdır.

Ötüken, 30 Nisan 1973, 6. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:44 pm

TURANCILIK


Turancılık, Türkiye'de 60 yıldan beri tartışılan bir konudur. Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem halinde düşünülmekle beraber bugün "Turancılık" deyince Türkiye'de anlaşılan şey, tarihi mirasları da dâhil olduğu halde bütün Türkler’i tek devlet halinde birleştirmek ülküsüdür ve her ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır.

Tarihi, savaşları ve fütuhatı dolayısıyla hemen bütün dünyaya antipatik gelen Türk milletinin yeniden birleşerek şahlanması birçok milleti korkuttuğu için, bu şahlanış sonunda bazı devletler ortadan kalkacağı veya küçüleceği için, hatta dünya çapındaki büyük ticaret ortaklıklarının çıkarları baltalanacağı için Turancılık ülküsü büyük bir direnişle karşılanmakta, bu direnişin propagandası ve fikriyatı yapılmakta, bu propaganda Türkiye için de tesirli olmaktadır.

Turancılık ülküsüne karşı Türkiye'deki muhalefet ya bunun Türkiye'yi büyük tehlikelere atacak bir macera sayılmasından yahut Türkiye dışındaki Türkler'in de en az bizim kadar (bir bakıma bizden çok) Türk olduklarının bilinmeyişinden yahut da bugünkü sınırlarımız içinde 4000 yıldan beri üst üste yığılan etnik zümreleri ve kültürleri karıştırıp bunlardan şimdiki dili Türkçe olan bir "halk"ın peydahlandığını kabul etmekten doğmaktadır.

Moskof uşağı oldukları için Turancılığın Rusya'yı devirmesinden korkanların muhalefetini kaale almıyorum.

Önce, Turancılık bir macera mıdır, onu ele alalım:

Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşa'nın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılamaz. Enver Paşa'nın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşa'yı saf bir Turancı saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turancı, hem de İslam birlikçisi idiler. Hem Kafkasya'yı, hem de Mısır'ı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı.

Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddi düşünmek lazımdır. Her maceracılık bir hata olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolomb'un batıya giderek Hindistan'a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. 'Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, başarı ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye'yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi.

Daha eski tarihimizde Babur'un 10.000 kişiyle Hindistan'a dalması, Yavuz'un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır'a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napoleon ve Hitler'in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı?

Yahudilerin artık Arap vatanı olmuş topraklarda İsrail devletini kurması şaşırtıcı bir macera değil midir?

Tehlikesiz yaşamak isteyenler intihar etsin. Hayat ve kâinat tehlikelerle doludur. Tehlike fertler için de, milletler için de, topraklar için de vardır. Korkunç bir deprem birkaç saatte Anadolu'yu suların altına gömebilir. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın boğucu gazlan birkaç milleti birden yok edebilir. Dünyayı yörüngesinden çıkaracak büyüklükte bir göktaşı küremize çarparak dünyanın kıyametini koparabilir. Birkaç millet birleşerek bir gece Türkiye 'nin üzerine 500 hidrojen bombası fırlattıktan sonra özel giyimli askerlerini yurdumuza sokabilir.

Bütün bu ihtimaller var diye uyuşuk uyuşuk oturup yalnız fabrika kurmak, futbol maçlarım seyrederek bağırmak, defile ve güzellik müsabakaları yapmak, üniversitelerde bir takım bayağıların eserlerini tahlil etmekle mi vakit geçireceğiz? Bunlarla millet yaşamaz. Millet bir hayvan sürüsü değildir. Millet, milli bir hedef ister. Ancak o hedefi gördüğü zaman sürü olmaktan çıkıp insanlaşır, bencil olmaktan kurtulup fedakârlaşır.

Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türkler'i birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir.

Turancılığı, bütün Türkler'i yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyasi birlik sonunda doğar. Türk'e düşman milletlerin hâkimiyetindeki Türkler'i kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabancı millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği'nde alfabesi ayrılmış yerli lehçesi edebi dil haline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt'u hangi kuvvetle, hangi metotla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Ondan sonra kültür birliği için kurultayını toplar, aksi halde kültür birliğini hiçbir zaman kuramazsın.

Bugün Türkler arasındaki kültür birliği ancak gönül birliği, tek millet olmak şuuru, biraz da dil birliği halinde yaşamaktadır. Fakat bu gidişle 50 yıl sonra diller ayrılacaktır. O zaman ne olacak? Onlar artık başka millet oldu diyerek miskin bir tevekkülle bu oldu bittiyi kabul mü edeceğiz, yoksa eski yurtları ve soyumuzun koparılmış parçalarını kurtarmak için, savaş da dâhil, her şeyi göze mi alacağız? Elbette göze alacağız. Şüphesiz zamanı kollamak, hesapları iyi yapmak şartı ile...

Siyasi sınırlar dışındaki Türkler'le uğraşmak macera ise Türk uçakları Kıbrıs'a neden saldırdı? Hatta Amerikan donanması engel olmasaydı Kıbrıs'a neden çıkılacaktı? Batı Trakya Türkleriyle, Kerkük Türkleriyle, neden bu kadar ilgileniliyor? Dün "Hatay"dı. Bugün "Kıbrıs", yarın "Batı Trakya" ve "Kerkük", Öbür gün "Azerbaycan" ve daha ötesi… Bu, budur. Kimse başını kuma sokmasın.

Turancılığa muhalefetin bir türlüsü de Türkiye dışındaki Türklerden habersiz olmanın sonucudur. Daha pek yakında bir bilgin kişinin, bir toplantıda gençlerden birine "Hunlar da mı Türk" diye sorduğunu anlattılar. Hunlar'ın Türk, hatta kısmen Oğuzlar'ın ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir? Meğer o, milli tarihi Malazgirt zaferiyle başlıyor sanırmış. Hayırlı uykular deyip geçelim...

Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı milli şuurla Anadolu'yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkler'i de bu kokteyle en son katılan içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları bir takım ruh hastalarından ibarettir.

Tarihimizi Malazgirt’le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik'i başkent yapanlar veya Malazgirt savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? On Birinci Yüzyıl tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer. Böylece de Türk Devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut'a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar.

Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlaka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kanı yabancı hissetmek, ya komünist yani vatan haini yahut da milli tarihi Malazgirt'ten başlatacak kadar cahil ve budala olmak lazımdır.

Ötüken, 30 Nisan 1973, 6. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:44 pm

TURANCILIK ROMANTİK BİR HAYAL DEĞİLDİR



Türk milletinin ülküsü olan Turancılığı, herkesin dilediği şekilde anlattığı, bunu bir türlü romantizm diye gösterdiği göze çarpmaktadır. Milli ülkülerde onun şiir yönü olan bir romantizm bulunmakla beraber ülkü, aslında gerçeklere dayanan, açık ve kesin amaçlan olan bir duygular ve düşünceler sistemidir. Türkçü diye bilinen bazı yazarların Turancılıktan bahsederken, adeta ürke ürke konuya değinmeleri Turancılığın ne olduğunu bilmeyenler üzerinde hiç de olumlu bir tesir bırakmıyor. Türk Edebiyatı Tarihinde mühim bir yeri olan "Fırtına ve Kar" gibi. "Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi" gibi aruz ve heceyle yazdığı ölümsüz şiirlerle Türk edebiyatının ölümsüzleri arasına giren Orhan Seyfi Orhon'un 2 Şubat 1968 tarihli Son Havadis gazetesindeki "Turan Nedir" başlıklı yazısı Turancıların asla kabul edemeyecekleri yanlış düşünceler bakımından bu yazıma konu olacaktır.

Yazı şöyle başlıyor:

Çok değerli arkadaşım Tekin Erer'in en güzel misalini vererek anlattığı gibi milliyetçilikte bir Türk emperyalizmi halinde "Turancılık" yoktur. Turan, Türk tarihinde büyük Türk ırkının kendisine vatan olarak seçtiği yerdir.

Bir kere Turancılıkla emperyalizmi karıştırmak büyük bir yanlıştır. Emperyalizm bir milletin başka milletleri hükmü altına alması demektir. O halde, Türklerin birleşmesi demek olan Turancılık neden Türk emperyalizmi oluyor? Bugün Türk topluluklarından birinin silah kuvvetiyle öteki Türkleri yabancılardan kurtararak tek devlet halinde birleştirmesi emperyalizm midir? Dünyadaki bütün milletler, yabancı devlet hâkimiyetinde kalan soydaşlarını kendileriyle birleştirmek için silahlı ve silahsız savaşlar yaparlar. Bunun adı emperyalizm değildir, irredantizmdir ki makbul bir davranıştır.

Sevr Barışını kabule mecbur kalsaydık da Trakya ve İzmir'i Yunanlılara bıraksaydık, elli yıl sonra oraları kurtarmak için yapacağımız mücadele bir emperyalist. Savaş mı olacaktı? 100.000 Türk'ün yaşadığı Kıbrıs için savaşı göze alan Türk milleti elbette kırk milyon Türk'ün yaşadığı yerleri kurtarmak için de silaha sarılacaktır. "Milliyetçilikte bir Türk emperyalizmi halinde Turancılık yoktur" demek, Turancılığı istememek, Türk birliğini şiir ve hayal olarak düşünmek demektir.

Orhan Seyfi'nin yukarıya aldığım parçasında "Turan, Türk tarihinde büyük Türk ırkının kendisine vatan olarak seçtiği yerdir" cümlesi var. Peki, bu vatan şimdi nerede, ne durumda? Anadolu On Birinci Yüzyılda, kurtarmak için daha dün silaha sarıldığımız Kıbrıs On Altıncı Yüzyılda fetholundu, ya üzerinde doğup tarihe girdiğimiz topraklar ne oldu?

Turancılık ülküsünün, Ziya Gökalp'ın bir manzumesiyle Türk şuuruna girdiğini söylemek de yanlıştır Turancılık, yani bütün Türkleri birleştirmek ülküsü, milattan önceki üçüncü yüzyıldan beri vardır. Türk büyüklerinin, iç huzuru sağladıktan sonra ardından koştukları tek düşünce her zaman Türk birliği olmuştur. Ancak İslamiyet bu düşünceyi bir miktar değiştirmiş, İslamlığı korumak kaygısı Türk birliği ülküsünü zaman zaman az veya çok ihmal ettirmiştir.

Orhan Seyfi Orhon, yazısının bir yerinde de şöyle diyor:

Apaçık anlaşılır ki gençlere Türkçülüğün bayrağını getiren şair (yani Ziya Gökalp) eski tarih boyunca Türk ırkının yaşadığı ülkeleri zaptedelim demiyor. Türklerin Turanı, Yunanlıların Megalo İdeası değildir. Türk milletini eski Türk tarihi içinde hatırlamaktır.

Bu satırlar da baştanbaşa yanlıştır. Ziya Gökalp, eski Türk ülkelerini zaptedelim demedi diye bizim de aynı yerde saymamız icab etmez. Ziya Gökalp'ın Türkçülüğü bugün için artık eksik bir Türkçülüktür. Zaman ilerledikçe o eksikleri tamamlayıp gedikleri kapatmaya mecburuz. Kaldı ki Ziya Gökalp eski Türk ülkelerinin zaptı taraftarıdır:

Moskofun ülkesi viran olacak;

Türkiye büyüyüp Turan olacak

diyen odur. Türklerin Turanı, Yunanlıların Megalo İdeası değildir demek, Yunanlılar büyümek istedikleri halde biz istemiyoruz demektir ki bir millet için büyümekten korkmak kadar ölümcül düşünce olamaz.


Bugün yoksul Asya ve çok geri Afrika milletleri bile büyüklük isteğinde, büyüklük ülküsünde iken bizim "Turancılığımız emperyalist düşünce değildir" dememiz tarihimizi kapatmaya karar vermekle birdir.

Emperyalist değiliz ne demek? Eski topraklarımızı kurtarmak isteğimiz emperyalizm ise emperyalistiz. Türkistan'ı, İdil-Ural'ı, Azerbaycan'ı, Kafkasya'yı, Kırım'ı ve Türklerin yaşadığı başka yerleri istemek emperyalizmse kutlu bir düşüncedir.

Vietnam'ın, hangi fikirle olduğu henüz kesin olarak bilinmeyen savaşına alkış tutup Altaylardan bahsetmeyi yeren soysuz hainler yanında, Orhan Seyfi Orhon gibi Türkçü bir şairin Turan'ı romantizm olarak tavsifini hiç yakıştıramadım.

***

Bu konuyu ele almışken öteden her söylenen bir tekerlemeye de cevap vermek isterim: Turancılık bir maceradır. Bizi mahvediyordu. Bundan sonra böyle maceralara atılmak çılgınlık olur.

Bunu iddea eden zavallılar hangi maceradan bahsediyorlar? Birinci Cihan Savaşından mı? Birinci Cihan Savaşının Turancılık düşüncesiyle açıldığını iddia etmek hiçbir şey bilmemek, dünyadan habersiz olmak demektir. Yayınlanan tarih belgeleriyle artık iyice öğrenilmiştir ki, Türkiye savaşa girse de, girmese de Rusya, İngiltere ve Fransa, Türkiye’yi yok edip paylaşmaya karar vermişlerdi. Türkiye için Almanya ile birleşmekten başka çıkar yol kalmamıştı. O zamanki hükümetin İngiliz ve Fransızlarla aradığı ittifak teşebbüslerine cevap bile verilmemişti. Şimdi, bu şartlar içinde girişilen savaş bir Turancılık savaşı mıdır, yoksa bir ölüm-dirim kavgası mıdır? Hiç şüphesiz, savaşı kazanmak için Turancılıktan da, İslam birliği düşüncesinden de istifade edilmek istenmiş, biri İngilizler'e karşı silah olarak kullanılmış, az çok da faydası görülmüştür. Fakat Turancılık fikri olmasaydı, Ziya Gökalp doğmamış bulunsaydı, bu kelime bilinmeseydi savaşın sonucu değişecek miydi?

Birinci Cihan Savaşı sırf Turancılık ülküsü uğruna açılmış olsaydı bile onun korkunç sonu Turancılığın yıkılışını değil, uygulamadaki beceriksizliği ortaya koyardı. Yerinde kullanıldığı zaman bir hastayı diriltecek olan ilaç, yanlış kullanılırsa insanı öldürebilir. O zaman suç ilaçta değil, yanlış kullanandadır. Tarihimiz boyunca, Müslüman olduğumuz için başımıza bin türlü bela geldiği gibi bugünkü demokratik rejim yüzünden de 1960'ta geçirdiğimiz tehlike malumdur. Bu kafa ile düşününce suçu İslamiyet’e ve demokrasiye yüklemek icap eder ki ne dereceye kadar doğru olduğu ortadadır.

Bütün bunlar ortada iken, Birinci Cihan Savaşında Turancılık ülküsünden faydalanmak için yapılan bazı davranışların aksi sonuçla bitmesiyle Turancılığı ebediyen mahkûm etmek ne akıl, ne iz'an, ne iyi niyet, ne de insafla bağdaşamaz.

Turancılık bütün Türklerin birleşmesi ülküsüdür. İnsanları insan yapan, büyük bir düşüncenin ardında koşmalarıdır. Türk milleti için en insanca, en yüksek düşünce tutsak yaşayan soydaşlarını kurtarmak için yapacağı savaştır.

Yalnız kazancımızı, midemizi, maddemizi düşünmeyelim. Bunu hayvanlar da yapar. Daha çok manaya, düşünceye, ülküye dönelim. İnsanlık budur. Bunu söylerken de kimseden çekinmeyelim: Hakkımızı, atalar mirasını istiyoruz. Alacağız da...

(22 Şubat 1968) Ötüken, Mart 1968, 3. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:45 pm

TURANCIYIZ NE OLACAK?



Ulus gazetesinin 18 Haziran 1966 tarihli sayısında "ırkçı ve Turancı Dergiler Okullara Niçin Gönderiliyor? Bakana Tekrar Soruyor ve Cevap İstiyoruz" başlığı altında gayet cahilane bir yazı yayınlandı. Bu imzasız yazıya göre Irkçı-Turancı diğer dergilerle birlikte biz de fikir özgürlüğüne düşman, Adalet Partisinin temsil ettiği düşünce biçimine sıkı sıkıya sarılmış, körpe kafalar için gerçekten zararlı bir dergi imişiz. Okullara tomarla gönderiyormuşuz. Biz de okullara sokulan öteki gerici, ırkçı, Turancı dergiler gibi komünizmle mücadele paravanası ardında AP iktidarına karşı olan fikirlere düşmanlık gösteren, fikir özgürlüğünü hazmedemeyen bir yayın tarzı içinde imişiz. Tıpkı İkinci Cihan Savaşı sırasında Türkiye’yi Nazi Almanya’sı yanında savaş felaketine sürüklemeye çalışan aşın ırkçı ve Turancılar gibi bugün de bu dergide Kür Şadın özlemi dile getiriliyormuş. Kür Şad eski Türklerde baştaki beğ, komutan demekmiş. Harb Okulundan tardedilen üç öğrencinin de bu dergiyi okuduğu düşünülürse Türkiye'nin hangi felaketli uçurumlara sürüklenmek istediği açıkça ortaya çıkarmış.

Ötüken siyasi bir dergi olmadığı ve parti siyasetçiliği mizacımıza uygun düşmediği için siyasetle uğraşmıyoruz. Bu sebeple Adalet Partisinin temsil ettiği düşünce biçimine ne sıkı sıkıya, ne de gevşek olarak bağlı değiliz. Seçimlerde oyumuzu Türkeş Partisine verdiğimiz de kimsenin meçhulü değildir. Fakat AP'nin komünist düşmanlığını şiddetle destekliyoruz. Sonuna kadar da destekleyeceğiz.

Cahil yazarın dediği gibi fikir özgürlüğüne düşman değiliz. Sadece Türklük düşmanlığına düşmanız. Bu sebeple komünizmin yahut sosyalist maskeli vatan ihanetinin susturulmasını istiyoruz. Çünkü milletimizi yok etmek isteyen fikri fikir saymıyoruz. Ya fikir özgürlüğüne o kadar faydalı olan cahil yazar bizim Turancılığımızı neden fikir diye kabul etmiyor. Bir milletin mazide olduğu gibi tekrar birleşmesi düşüncesinden daha muhteşem hangi fikir vardır? Birleşmiş Milletler ideali denen maskaralık mı? Yoksa Kuruşef’in "Barış İçinde Birlikte Yaşamak" düzenbazlığı mı?

İkinci Cihan Savaşında Türkiye'yi Hitler'in yanında savaşa sokmak masalından çok bahsolunmuş, fakat ortaya hiçbir delil konamamıştır. Bu Turancılar kimlerdi? Adları söylenmemiştir. İkinci Cihan Savaşı sırasında, 1944-1945'te lrkçılık-Turancılık davası görüldü. Sanıkları arasında benim de bulunduğum bu tarihi davada Alparslan Türkeş, Nejdet Sançar, İsmet Tümtürk, Said Bilgiç, Sofuoğlu Zeki, Hikmet Tanyu, Muzaffer Eriş, Nurullah Banman, Prof. Zeki Velidi Togan, Dr. Fethi Tevetoğlu, Dr. Hasan Ferit Cansever gibi tanınmış kimseler de vardı. Fakat sonunda herkes beraat etmişti. Zaten işgal ettikleri mevkiler dolayısıyla (profesör, doktor, lise öğretmeni, subay, memur, öğrenci) bunların Türkiye'yi bir savaşa sürüklemesine de imkân yoktu.

Fakat Millet Meclisinde, Türkiye'yi Almanya safında savaşa sokmak isteyen birkaç mebus vardı. Bunlardan bir tanesi Cumhuriyet gazetesinin sahip ve başyazarı Yunus Nadi idi ki kışkırtıcı yazılarından dolayı o zamanki cumhurbaşkanı İsmet İnönü'den, istasyonda, herkesin gözü önünde iyi bir zılgıt yemişti.

"Ötüken'de Kür Şad'ın özlemi dile getiriliyor" diyerek cahil yazarın neyi kastettiği pek anlaşılmıyor. Kür Şad bir kahramanlık sembolüdür. Milleti kurtarmak için kendisini feda etmiş bir yiğittir. Böyle yiğitlere sevgi duymak suçsa cahil yazar suçumuzu bağışlasın ve kimin özlemi çekilecekse lütfen bildirsin. Burada şunu da düzeltelim:

Kür Şad onun sandığı gibi "Baştaki beğ, komutan" demek değildir. Kür Şad bir rütbe ve ünvandır.

Cahil yazar, Harb Okulundan çıkanları üç öğrencinin Ötüken okuduğunu ileri sürerek " ... Üç öğrencinin de bu dergiyi okuduğu düşünülürse, Türkiye'nin hangi felaketli uçurumlara sürüklenmek istendiği açıkça ortaya çıkacaktır" buyuruyor.

Gördünüz mü işleyen kafayı?

Harbiyeliler Ötüken okuduğu için Türkiye felaketli uçuruma sürüklenecek...

Zavallı Sen zaten bu idrak ve izanınla felaketsiz uçurumun dibine düşmüşsün. Bu seviyenle Türkiye'nin geleceğini nasıl tahmin edersin? Gazete ve dergi okumakla Türkiye batsaydı senin Ulus'unu okuduğu için şimdiye kadar on defa batardı. Ötüken Türkçü ve orducu dergidir. Keşke yalnız üç öğrenci değil, bütün Harbiyeliler, bütün subay ve generaller onu okusaydı. Orada milli-askeri ruhtan, kahramanlık telkininden, şeref ve fazilet havasından başka ne var? Ötüken'den ürkmek için, ışıktan korkan yarasalar gibi milliyetçilikten, ahlaktan ve faziletten korkmak lazım.

Üç öğrencinin Harbiye’den çıkarılmasını Ötüken okumalarına bağlamak da aynı bir şantajdır. Sırf Ötüken okudu diye Harb Okulundan talebe çıkarılmaz. Bunun elbette bir takım başka sebepleri vardır. Bunları bilmeden işi Ötüken'e yükleyivermek, yer sarsıntısını ibadetsizliğe veren yobaz kafasıyla aynı seviyede olmaktır.

Bu arada bize yakıştırılan gericilik sıfatı üzerinde de tekrar duralım.

Beş altı yıldan beri ötekine berikine gerici demek moda oldu. İttihatçılar, kendilerinden olmayan herkese "hain-i vatan" derlerdi. Onlardan günümüze kadar bulaşan Balkan komitacılığı ahlakı ile aykırı düşüncede olanları lekelemek rezaleti hala devam ediyor. Fakat şurası dikkate değer ki başkalarını faşist ve gerici diye küçük düşürmeye çalışmak düpedüz bir kızıl usulüdür. Ne idüğü belirsiz bu cahil yazar da modaya uyarak gerici narasını savurmakla kime alet olduğunun farkına bile varmıyor.

İkide bir yüzümüze çarpılan büyük günahlarımızdan biri de Turancılıktır. Turancıyız ne olacak? Tarihi vatanımız olan bütün tutsak ülkeleri elbette kurtaracağız. Görevimiz bu değil mi? Böyle büyük bir ülküye bağlanmayıp da hayvanı bir rahavet1e zevk içinde mi yaşayacağız? Cahil yazar istiyorsa öyle yapsın. Biz iki Türkistan'ı da, Azerbaycanlar'ı da, Kafkasya'yı da, İdil-Ural boylarını da, Kırım'ı da kurtarmak için şuurumuz işledikçe, ayakta durabilecek gücümüz kaldıkça çalışacağız. O kadar da değil... Batı Trakya'yı, Kıbrıs'ı ve Adaları da alacağız... Kerkük ve Bayır-Bucak da bizim olacak.

Yaşarken bunları göremeyeceğimizi biliyor, bunun için yüksünmüyoruz. Ektiğimiz tohumlar yeşerecek ve bizden sonrakiler önüne geçilmez bir sel halinde kutlu topraklara ay-yıldızlı bayrağı dikecektir.

Bunu istememek, bunu çelmelemek için Türk'ten başka bir şey olmak lazım.

(21 Haziran 1966), Ötüken, 25 Haziran, 1966, 30. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:45 pm

SAĞCI KİMDİR?



Sosyalistler ve komünistler "solcu" diye tanındıkları için, onların karşısında olanlara da "sağcı" demek âdet olmuştur. İktisadi bakışla devletçi olmayan, liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıştır. Sol taraf, çoğunlukla dini inkâr ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmiştir.

Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her şey gibi bu tâbirler de müptezel olmuş, sağ ve sol birbirine karışmıştır. Kendilerine "mukaddesatçı" diyen dindarlar milliyetçi ve sağa sayıldığı gibi, sosyalist, aşırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini "milliyetçi" diye öne sürdükleri görülmüştür.

Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birleştikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düşünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir.

Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi ve sosyal bakımdan değil, milli şuur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

Türkiye'de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftârıdırlar. Bunlardan biri camideki vaazında "vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğrunda ölenlerdir" demiş. Şimdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem bir anlayış kıtlığı, hem de gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadi görüşe göre sosyal adalet düşüncesi bugün hemen herkes tarafından benimsenmiş olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüşe göre sıralamak asla doğru değildir.

Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki teamüle de aykırıdır. Hitler'in iktidara gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hıristiyan partisinin adı "Merkez Katolik Partisi" idi ve İmparatorcu Çelik Tulgalılar Partisi ile Hitler'in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıştı. Hitler'in partisi "sosyalist" bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağa sayılmış ve iktidara geçtikten sonraki tutumu ile de milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesini güttüğünü ispat etmişti.

Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi olduğu nispette sağcıdır. Milliyetçilikte milli gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârdır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

Dincilik ve siyasi ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya var saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı veya düşmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasi ümmetçiler, hilâfetçiler "sağcı" olamazlar. Siyasi ümmetçiler, İslâm beynelmilel düşüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek mali hülyasına kapılmış olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar.



Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine "milliyetçi" demesi de hem yanlış, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti "millet" olmaktan çıkarıp "halk yığını" getirdikten sonra onun yalnız iktisadi refahını düşünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevi bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih şuurudur. Mukaddes hodkamlıktır, yaratılış hâsılasıdır.

Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var oluşu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vuruşu yalnız milli karakteriyle mümkün olabilmiştir. Türklüğün büyüklüğünü veya var oluşunu Türklüğün dışındaki şu veya bu faktöre bağlamak asla doğru değildir.

Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolaşan "aşırı sağ" deyimi yanlış olarak kullanılmaktadır. Çünkü aşırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan "Hizbüttahrir" adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye'yi şeriate göre idare etmek istediği, resmi dilin Arapça olmasını istedikleri açıklanmış ve başlarında bir Arap bulunan bu güruh "aşırı sağa" diye vasıflandırılmıştır.

Şimdi soğukkanlılıkla düşünülsün: Türk milletinin üstünlüğüne inanmış ve bütün Türklerin birleşip tek devlet halinde toplanmasını ülkü edinmiş Türkçülerle bu yobazlar aynı gurupta nasıl toplanabilir? Yalnız Türklerden mürekkep bir devlet kurmak isteyen Türkçülerle, Müslümanları bir devlet yapıp resmi dilin Arapça olmasını isteyenler bir tutulur mu? Türk devletinin büyük makamlarında yarım kan Türklere bile tahammülü olmayan Türkçülerle başkanlarını Araptan seçen budalalar aynı kazanda kaynar mı?

Demek ki aşırı sağ ve sağ tâbirleri yanlış kullanılmaktadır. İdeoloji bakımından "sağ" milliyetçiliği, "sol" beynelmilelciliği temsil ettiği için sağda Türkçüler, solda da beynelmilelciler vardır. İster dünya beynelmilelcisi, isterse İslâm beynelmilelcisi olsun, Türklüğü başa geçirmeyen, ihmal eden veya yok sayan bütün düşünceler soldur. İktisadi bakımdan devletçi, sosyalist, komünist olmanın sağ ve solla ilgisi yoktur. Nitekim ikinci Cihan Savaşından önce Japonya'daki "Milliyetçi Komünist Partisi" adından da anlaşılacağı üzere milliyetçi, yani sağcı olduğu gibi, bugünkü İngiltere'nin "İşçi Partisi" de adına ve iktisadi ilkelerine rağmen milliyetçidir.

İktisadi doktrinler çabuk değişir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir. (Milliyetçilik) derken bu kelimenin asıl anlamını kastediyorum. Yoksa son zamanlarda İslâm beynelmilelcileri, siyasi ümmetçiler ve kozmopolit beynelmilelcilerle dünya vatandaşı sosyalistlerin, Moskofçuların kastettiği milliyetçiliği elbette düşünmüyorum. Aslında bunların hiçbiri milliyetçi olmayıp aksine milliyetçilik düşmanı iseler de herhangi bir iltibasa meydan vermemek için, karıştırılmasına asla imkân olmayan "TÜRKÇÜLÜK" kelimesini Türk milliyetçiliği olarak kullanıyorum.

Sağcı biziz: Türkçüler. Sosyal adaletçi olmamız, vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza üleştirmek istememiz, gerçek ahlâkın gerektirdiği adaleti sağlamak istememiz "solcu" olmamızı gerektirmez. Türkiye'nin solcuları daha ortada yokken, Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul o basit şiirleriyle Türk milleti için sosyal adalet istiyordu. Bu fikir onun Türkçülüğünden doğmuştur. Kendisinden yıllarca sonra "sömürü" nakaratına başlayan plaklar gibi bu fikri Yahudi Marks'tan almış değildi.



Milliyetçilik, yalnızca vatandaşlık şuurundan ibaret değildir. Milliyetçilik siyasi sınırların dışında kalan soydaşları da kavrayan bir şuurdur. Bunun Türkiye'deki en açık delili Kıbrıs Türklerine karşı duyulan ilgidir. Bu ilgi yarın Sovyetlerdeki Türklere de yönelecektir.

Milliyetçilik, "ben bu milletin sömürülen fertlerini düşünüyorum" demekle de olmaz. Bir milletin sömürülen fertlerini başka milletlerin merhametle insanları da düşünebilir.

Milliyetçilik Zenci Lumumba'ya, Viyet-Kong'a destan yazıp da Özbekleri Tatarlar'ı, Kazaklar'ı, Kırgızlar'ı, Azeriler'i, Başkurtlar'ı, Türkmenler'i, Tarançılar'ı, Uygurlar'ı, Karakalpaklar'ı, Çuvaşlar'ı, Yakutlar'ı, Karaçaylar'ı, Balkarlar'ı, Kumuklar'ı, Kırımlılar'ı, Kerküklüler'i geçmek değildir.

Milliyetçilik, Bolivya dağlarında öldürülen Arjantinli maceracı serseri Guevera için zırlayıp da sıra Kazak kahramanı Osman Batur'a gelince susmak hiç değildir.

Milliyetçi insan, eğer insansa, kendi millet kahramanlarına, hürriyet savaşçılarına bakar yanar, ağlar. O zaman "sağcı" olur. Bunu yapmayıp mazisi meçhul, gayesi belirsiz, şahsiyeti kara insanlara sempati gösterdi mi o insan, insan değildir. En aşağısından sinir ve ruh sistemi bozuk hastadır.

Sözün kısası: Türkçüler sağcı olduğuna göre uçta komünistler vardır. Bu ikisinin arasındaki yerleri milli fikre veya beynelmilelciliğe olan yakınlık veya uzaklıklarına göre ötekiler doldurur.

ÖTÜKEN, Şubat 1968,50. Sayı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:45 pm

ÜLKÜLER TAARRUZİDİR









Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir. Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden başka cinslerin mukavetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yayılıp çoğalıyor; bazı soylar ise yeryüzünden büsbütün kalkıyor.


Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri şuurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken başka milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savaş başlar. Sonunda güçlüler kazanır.


İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir şuur mertebesine eriştikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan şuurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki milli ülkü, milletin tahteşşuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevki tabiisinin başkanlar ve kılavuzlar tarafından şuurlandırılıp sistemlendirilmiş şeklidir. Ülküye kılavuzluk veya başkanlık eden şahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin başarısında birinci derecede âmildir.


Milli ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.


Milli ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmış olanlar da bunu muhafaza edip sağlamlaştırmak düşüncesi ardında koşarlar.


İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğraşıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere’nin elinden istiklâllerini zorla söküp aldılar.


Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savaşından sonra ülkelerine kavuşmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için şimdi içerde ve dışarıda azimle çalışıyorlar.


Eskiden müstakil olup 150 önce istiklâllerini kaybetmiş olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savaşı sonunda istiklâllerini kazanmışlardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler. Fakat sanki hiç bir şey olmamış, o kadar felâketi onlar yaşamamış gibi yeniden istikâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaşlarıyla milli ruhu ayakta tutmaya çalışırken bir yandan da dışarıdaki teşkilâtları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar.


Hîndistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavuştular,

İstiklâl uğrundaki savaşın en tipik örneğini Yahudiler vermiştir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.


Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için milli ülkünün bu ilk merhalesi ardında koşan milletler azdır.


Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında, tek devlet haline gelmesidir. İstiklâlini kazanmış olan her milletin ilk işi yabancı hâkimiyeti altında kalmış olan uruktaşlarını kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet halinde siyaseten müstakilse bunların birleşmesi için siyasi ve askeri faaliyette bulunmaktır.


Ondördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükümetle idare olunuyordu. Birleşme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıştılar. 1515'te birliği tamamladılar.


İtalya da aynı şekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hâkimiyeti altında kalmış olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savaşında İtalya’nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yaşayan birkaç yüz bin İtalyanı kurtarmak içindi. İkinci cihan savaşında Fransa ve Yugoslavya İle yaptığı savaşlarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı.


Ayrı müstakil devletler halinde yaşayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atışla siyasî birliklerini ana çizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de başlayan bir seri hamleler daha yaptılar. Gerçi bu büyük işi başaramadılar. Fakat başarmalarına ramak kalmıştı. Bugün Avusturya ayrılmış ve Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüş olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında koştukları açıkça görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu Almanya ile birleşmek konusu üzerinde sözler söylenirken bazı milletvekilleri Avusturya ile de birleşmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır.


Romen Birliği Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birleşmesiyle başlamış ve Romanya bundan sonra uruktaşlarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaşlarına girmiştir.


Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya’nın yanında savaşa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiya’yı kuracaklardır.


Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini vukuat pek açık olarak göstermiştir.


Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok aşağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan aşağı yukarı 10–12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davalıdır. Pakistan sınırları içinde yaşayan ve Peşto yani Afgan dili konuşan uruktaşlarını istiyor.


Yanında müttefikleri olduğu halde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere’den Sudanı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kişi bile olmayan Ürdün beyliği Suriye ve Filistin’in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habeşistan, Eritre'yi istemektedir. Yahudiler ise milli birlik için Irak ve Yemendeki yüz bine yakın Yahudi'yi uçaklarla İsrail’e taşıdılar.


Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü milli birliğini tamamlamış olan milletler kendi soylarını yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istila ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hatta bir millet bazen kendi milli birliğini tamamlamadan önce de fütuhata başlayabilir. Meselâ Osmanlılar "Türkiye'deki Türk birliğini tamamlamadan önce Avrupa’da geniş fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da milli birlik işi bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkışmışlardır. Fakat böyle tek istisnalar umumî kaideyi bozmaz.


Üçüncü cihan savaşı, milli birliklerini tamamlamış olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü merhaleye varmak gayretlerinden başka birşey değildir. Şimdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve tabii bir sonuç olarak başkalarının mukavemeti ile karşılaşıyor. Başka milli ülkülerin muzaffer oluşu da yakında Rusya'yı çökertecektir...


Görülüyor ki ülküler taarruzidir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzi bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamış olan millet bu birliği elde etmek için uruktaşlarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpışacak, onlardan toprak alacaktır. Milli birliğini kurmuş olanlar ise fütuhat yapmak için başkalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzidir.


Acaba tedafüi ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yaşayıp refaha kavuşmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düşüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade isteklerdir. Ülkü ise küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karışık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutuşmuş millet fertlerini heyecan içinde yaşatan kutlu ve tatlı düşüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz iradeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve şehitler ister.


Geçmişte birlik kurmuş, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğraşırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan şeyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyasi ve insani düşünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamış, gönül vermiş milletlerin tarihî düşmanları vardır. O düşmanlar mutlaka tepelenecektir. O düşman milletle dostluk antlaşmaları yapılmış olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur, Tarihî düşmanlar ancak dışişleri bakanlıklarının dostudur. Milletin asla!..


Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkûmdur. Saldırmayan millete saldırırlar.


(Yurtta barış, cihanda barış,) yahut (kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok) gibi sefilâne bir siyasi umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmuş Almanya’ya savaş açarak Türk tarihinde asla görülmemiş bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgari starı ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmışken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç şüphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yaşatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek isteyen devşirmelerdi.


Hayat bir savaşken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken milli ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasi nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler yani öğretmenler, şairler, gazeteciler, yazıcılar bize barış afyonu yutturmak isterlerse onların şecerelerini ve evlerindeki gizli evrakı araştırmak tarihin bilhassa Türk tarihinin değişmez hakikatini bir defa daha teyid edecektir.


ORKUN, 17 Kasım 1950, Sayı: 7
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:45 pm

MİLLİYETÇİ GENÇLİK



Yeni Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, kabine programının Milli Eğitim bölümünde "Milliyetçi bir gençlik" yetiştirmeyi amaç edineceğini söyledi. Çok güzel bir düşünce. Hele biz Türkçüler için böyle bir kabineye bütün gücümüz ve samimiyetimizle destek olmak kadar normal bir iş düşünülemez. Fakat bu milliyetçi gençliğin nasıl yetiştirileceği hakkında en ufak işaretin bulunmayışı, uzun tecrübelerin imtihanından geçenler için ayrı bir faktör, insanı sevinmekten alıkoyan ciddi bir sebeptir. Bundan 21 yıl önce yine bir başbakanın Millet Meclisinde "Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız" demesinden sonra Türkçülerin başına gelenleri bilenler ve hatırlayanlar elbette yeni başbakanın sözlerini de ihtiyatla karşılayacaklardır.

Zamanımızda kelimelerin anlamı şahsa millete, ülkeye ve rejime göre çok değiştiği için ilkönce Başbakanın "milliyetçilik" demekle neyi kastettiğini öğrenmek gerekiyor. "Millet" ve "Milliyetçilik" derken hem nalına, hem mıhına davranmayı; kimseyi gücendirmemek ilkesine sarılmayı; düşünce aydınlığından uzak sözler sarfetmeyi asla yeterli saymıyor, Türk milletini teşkil edenlerin kimler olduğunun, milliyetçilik kelimesiyle ne denmek istendiğinin hiçbir tereddütte yer bırakmayacak bir kesinlikle tarif edilmesini istiyoruz.

Günümüzde Türkiye'de kozmopolit bir hava estiğini herkes görüp biliyor. Ağızlarda sakız edilen "Milliyetçilik", "****** İlkeleri" gibi sözlere rağmen kafalarda hâkim olan düşünce "iktisadi refah" ve "beynelmilelcilik"tir. Sanki Türkçü olursak iktisadi refah elimizden ebediyen kaçacakmış gibi ters bir düşünceyle ve milliyetçiliğin "modası geçmiş geri bir düşünce" olduğu hakkındaki budalaca telakki ile Türk gençliği kendisinden uzaklaştırılıyor. Ortada milli düşünce kalmayışının sonuçlan da malum: Manevi bir insanca sarılmak mecburiyetinde olan çocuklar, esen rüzgâra göre ya Nurcu, Arapçı, Ümmetçi yahut da kozmopolit, komünist ve anti nasyonalist olarak karşımıza dikiliyorlar. Çünkü bu gençlerin beynine ve gönlüne ne ailede, ne okulda, ne çevrede, ne de basında "milli" olarak hitap edilmiyor ve "fedakâr Türk öğretmeni...", "asil Türk, gençleri", "şerefli basın" gibi tekerlemelerle davaların çözüldüğü, milliyetçi telkinin yapıldığı sanılıyor.

Bugün bir fikri telkin etmek için onun doğruluğunun ispatı gerekmektedir. Kaba materyalizm kendisini reklâm ederken bolluktan, zenginlikten, insanların bolluğa kavuşmasındaki güzellikten ve bu bolluğa engel olan sömürücülerden bahsederek propagandasını yapıyor: Bir dünya cenneti vaadediyor.


Milliyetçilik ise vaadetmiyor. Yalnız istiyor. Gelecek nesiller için, yarın için istiyor ve sadece gözleri kamaştıran bir tablo çiziyor.


Milliyetçilik kendisini reklâm ederken daha olgun kafalara hitap etmek mecburiyetindedir. Komünizmi en iptidai insana anlatmak ve kabul ettirmek kolaydır. Zaten onlar yalan söylemekten de asla çekinmedikleri için her fert veya zümreye göre söyleyecekleri yalanlar hazırdır. Milliyetçilikte ise ne yalana tenezzül, ne dünya cenneti, ne de ahiret cenneti vaadi vardır. Milliyetçilikte yalnız tek yasa vardır: Görev yapılacaktır.

Yeni hükümet milliyetçi bir gençlik yetiştirmek isterken bu "karşılık beklemeden, yalnız görev yapmak için davranmak" prensibini ihmal ederse hiçbir şey yapamaz. Bunun sonunda da yurttaki maddeci ve çıkarcı rüzgâr esmekte devam ederek günün birinde memleketi yıkacak bir fırtına haline gelebilir.

Milliyetçilik büyük ve asil bir inançtır. Bir fedakârlık duygusudur. Hiçbir karşılık beklemeden kendini yok etmek düşüncesidir. Bu bakımdan dinden de üstündür. Dindar, yarınki bir âlemin cennetine ve nimetlerine kavuşmak için kendisini feda eder. Bu fedakârlık, hiçbir şey ummadan kendisini yokluğun karanlıklarına atan bir milliyetçinin fedakârlığı ile asla ölçülmez. Böyle bir ölüm, çirkin bir hayattan daha çok insana yakışır.

Hayatı, bu şekilde insanı anlamı ile telkin etmek milliyetçilik felsefesinin baş ilkesidir:

Biyolojiye göre' hayat, fizikoşimik bir titreşimden başka bir şey değildir. Hayatta olanların gayesi de kendisini ve neslini sürdürmektir.

Bitkiler ve hayvanlar için doğru olan bu açıklama insanlar için yetersizdir. İnsanın da kendini ve neslini yaşatıp sürdürebilmek gayesi ve bu gayeye ulaşmak için bir takım fonksiyonları olmakla beraber bir de manevi gayeleri vardır ki onu hayvandan ayıran en esaslı belirtiler de bu manevi hedeflerdir.

Hayvan yalnız yer, içer, cinsi faaliyette bulunur ve hoşlandığı yerde yatar yani zevkine bakar. İnsan ise gerektiğinde bir düşünce uğrunda ölebilir.


Hayvanda da-geçici veya daimi aile hayatı, bazılarında toplum hayatı vardır.

Hayvanlarda da pek iptidai bir dil bulunduğu bilinmektedir.

Hayvanlar arasında da teke tek veya toplu halde kavga olmaktadır.

İnsanlarda olduğu halde hayvanlarda olmayan tek şey karşılık beklemeksizin, çıkan olmaksızın, yüksek bir gaye uğruna hayatını feda edebilme kabiliyetidir.

Bunun içindir ki fedakârlık ruhunun öldüğü yerlerde insanların hayvan sürüsünden farkı yoktur.

İnsan, yüz binlerce, belki milyonlarca yıllık bir süzülme ve olgunlaşmadan sonra hayvandan tamamıyla ayrılarak ülküsü olan bir yaratık durumuna geçmiş; fedakârlığın, kahramanlığın en güzel örneklerini vermiştir.

Fakat onun beyninin derinliklerinde, kromozomlarında, kromozomlarındaki genlerde milyonlarca yıl öncesine ait hayvani istidatlar hala yaşamaktadır. İnsanlık tarihinde zaman zaman görülen materyalizm buhranları bu istidadın çalkantısından başka bir şey değildir. İnsanı yalnız bolluğa, zevke, rahata ve aşırı hürriyete çağıran materyalizm aslında disipline, görevin sertliğine ve fedakârlığına katlanamayan zayıf insanların felsefesidir.

Elbette disiplin olacaktır. Disiplin, hayvani başıboşluğun insanca bir düzen haline gelmesidir.

Görev serttir. Sertlik insanın ruh yapısını geliştirir. İnsan olduğumuz için, biz bu dünyaya hayvanlar gibi yalnız eğlenmeye değil, bir görev yapmaya gelmişizdir. Bu bakımdan fedakârlık insanlık vasfının son noktası, doruğudur.

Bugün bize yalnız iktisadi kalkınmadan, refahtan bahsederek bunun dışında kalan manevi cepheyi inkâra yeltenenler, insanı mücerret hayvani yönleriyle mütalaa edenlerdir.

İnsanlar hayvanlaşırsa, tabii, artık milliyete, dine ve aileye lüzum kalmayacaktır. Bunların lüzumsuzluğunu savunmak çok kolaydır. Her olumsuz nesneyi savunmak kolaydır. Rezaletin ve ahlaksızlığın müdafaasını yapmak erdem ve ahlaki savunmaktan çok kolaydır.

Ahlak bir burjuva uydurmasıdır, derler. Sanki burjuvalar oturup işçiyi sömürmek için kurultay kurarak bunu icad etmişler gibi...

Millet yapma bir topluluktur diye iddia ederler.

Onun on bin yıllık bir hâsıla olduğundan haberleri yoktur.

Tabii, bu iddialar ve propagandalar ne kadar sathi ve çürük olursa olsun, kültürü ve karakteri o1gunlaşmamış gençler üzerinde az çok etkili olmakta; salgın kızamık veya Asya griplerinden daha çok tahribat yapmaktadır.

Bir nesli milliyetçi olarak yetiştirmenin birinci şartı okullarda ona millet sevgisi, millet uğruna fedakârlık düşüncesi aşılamak, geçmiş yüzyılların milli miraslarını öğretmektir. Bunu yapabilmek için milliyetçi öğretmen, milliyetçi ders programı lazımdır. Solcu-kozmopolit yazarların eserlerini okutan edebiyat öğretmenleri, kozmopolit tarih kitaplarıyla milliyetçi gençlik yetişmez. Hele küçük çocuklara hitap eden dergilerin zararlı telkinleri ancak kanunun sert tedbirleriyle önlenebilir.

Yeni hükümet 7 aylık iktidar süresinde belki iktisadi yönden üstün bir çalışma yapamaz. Siyasi alanda da statükoyu saklamakla yetinebilir. Fakat milliyetçi gençliğin yetişmesini sağlamak üzere" Milli Eğitim programlarında, hele tarih ve edebiyat kitaplarında bir takım olumlu değişiklikler yapmak, milliyetçilik aleyhtarı öğretmenleri tasfiye etmek gibi esaslı tedbirleri ve bir kanun konusu olan çocuk dergileri işini ele alabilir. Her olumlu faaliyetin karşısına "anayasaya aykırıdır" diye çıkan asri yobazlara aldırmamalıdır. Vaktiyle her yeniliğe "şeriata aykırıdır" diye karşı koyanlarla milleti millet yapan her davranışın önüne anayasa kalkanıyla dikilenler, arasında mahiyet farkı yoktur. J

Milli menfaatler söz konusu olunca anayasanın bazı maddelerini değiştirmek bile mümkündür. Kaldı ki "Tedbirler Kanunu"nu bile önlemeyen bir anayasa, Türk gençliğini yurdun ve milli menfaatlerin istediği şekilde yetiştirmeyi sağlayacak özel kanunları elbette engellemez.

Yeni Başbakan bunu yapabilirse tarihte iyi bir ad bırakır. Yapamazsa kendisine ancak "idare-i maslahatçı" denir.

(11 Mart 1965), Ötüken, 22 Mart 1965, 15. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:46 pm

YİRMİNCİ ASIRDA TÜRK MESELESİ 1



TÜRK BİRLİĞİ

Dünya Türkleri yalnız Türkiye'dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs, Suriye ve Iraktaki Türklerin sayısı, en aşağı bir hesapla, Türkiye'dekilerin iki mislidir. Mısırda, Avrupa’da, şimali ve cenubi Amerika’da yaşayan ve her halde birkaç on bin miktarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz.

Umumi istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düşmanlar, kasti olarak bu sayıyı azaltmağa çalıştıkları gibi dostlar da körü körüne çoğaltmaktadırlar. Türklerin eskiden beri kalabalık bir millet olduğu hakkındaki düşünceler tarihi tetkiklerin ilerlemesinden sonra, çürümüştür. Türkleri pek kalabalık gösteren şey onların büyük siyasi rol oynamaları ve cevvaliyetleridir. Hakikatte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiç bir zaman yirminci asırda oldukları kadar çok olmamışlardı.

Bugün Türklerin sayısı hakkında en müspet malumata yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında malikiz. 1926'da Rusya'da ve 1927'de Türkiye'de yapılan umumi nüfus sayılarından sonra neşrolonun istatistiklere göre, toparlak hesapla Türkiye’de 11.770.000 [1] Rusya'da da 16.460·.000 Türk vardır. Başka ülkelerde yaşayan Türkler hakkında ise birbirinden pek uzak rakkamlar zikrolunuyor. Mesela Çin Türkistan’ın da yaşayan Türkleri bazıları üç milyon olarak gösterdiği halde bu rakkamı on üç, on beş, hatta on sekiz milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek temayülünde olanlar, mesela Rusya'da da otuz kırk milyon Türk yaşadığını, Rusların siyasi endişelerle Türkleri az gösterdiğini ileri sürüyorlar. Rusların siyası endişelerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia haklı ve doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak çok yersiz bir düşünce olur. Ruslar ne kadar çalışsalar 40 milyonluk bir halkı 16 milyon gösteremezler. 20 milyonluk bir halkı belki 16 milyon göstermek kabil olur. Fakat bir milleti, olduğunun yarısı ve hatta üçte biri kadar göstermek olmayacak bir şeydir ve böyle düşünenler fazla vehme kapılıyor demektir. Rusya Türkleri 40 milyon olduğu halde Rusların bunu 16 milyon gösterdiğini kabul ettikten sonra Türkiye hükümetinin de kasten Türkleri çok gösterdiğini kabul etmemek için ortada hiç bir sebep kalmaz. Hâlbuki büyük milli meselelerde kuvvetleri layıkıyla tartmak, bilhassa kendi gücünü olduğundan fazla görmemek icap eder. Hem de, biz hakikaten, bazılarının dediği gibi 90 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız esirse, bu bizim istikbalimiz için ümit verici değil, ümit kıncı bir şeydir. Çünkü bu kadar kalabalık olduktan sonra yabancıların esaretine düşmek bizim de Çinli ve Hintli gibi aşağılık bir millet olduğumuzu gösterir ki, göğüs kabartacak değil, yüz kızartacak bir keyfiyettir. Onun için hakikati olduğu gibi söylemekten çekinmemeliyiz. Hele, çocukça düşünceler uğruna, bizim lehimizde olan hakikatleri tahrif etmemeliyiz. Bu hakikat şudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz için kalabalık milletlerin esaretine düştük. Fakat bu azlığımıza rağmen kendi aramızda toplanabilirsek dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

Acaba dünyadaki Türklerin sayısı hakkında aşağı yukarı bir rakkam söyleyemez miyiz? Bunun için her ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakkamları toplamak ve bunun üzerinde biraz durup düşünmekten başka çıkar yol yoktur.

Rusya’da 40, Çin'de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayali sayıları bir tarafa bırakırsak bu rakkamlar şunlardır:










En az
En çok

Türkiye’de

11.770.000
14.000.000

Rusya’da

16.460.000
20.000.000

İran’da

3.000.000
6.000.000


3.000.000

.


Balkanlar’da

1.000.000
1.500.000

Irak ve Suriye’de
400.000
600.000

Adalar’da

40.000
60.000

Hepsi

35.600.000
47.160.000




Demek ki Türkler en aşağı hesapla 35 milyon tutuyorlar. Şu halde yabancı milletlerin Türkleri az göstermeye çalışacaklarını, Türkiye'de nüfusa yazılmamış epeyce Türk bulunduğunu ve nüfus çoğalmasını da göz önünde bulundurarak Türklerin 40 milyonluk bir millet olduğunu söylersek elbette yanılmamış oluruz.

***

Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci, üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir asırda 40 milyonluk bir millet pek kalabalık sayılmazsa da bu millet Türk milleti olunca 40 milyonun ehemmiyeti bir kat daha fazlalaşır.

'Türk milletinin etrafındaki komşular ekseriyetle kalabalık ve kuvvetli milletlerdir. Zaten bir milletin kalabalık olması da başlı başına bir kuvvettir [2]. Türklüğün komşularından Japonlar 90, Çinliler 400, Ruslar 100, İtalyanlar 43 milyondur. Bundan başka dünyanın en büyük iki müstemleke imparatorluğu olan 450 milyonluk İngiltere ve 80 milyonluk Fransa da sınırdaşımızdır. Bu arada Efgan, Acem, Bulgar, Yunan gibi küçük, geri ve zayıf milletlerin adı geçmezse de cihan tarihinin gidişinde Türklerin daima yalnız kaldıkları ve Türklerin karşısında çok defa bir değil, birkaç düşman bulunduğu düşünülünce ırkımızın etrafında nasıl bir düşman (yahut en hafif tabirle muhalif) kuvvetin temerküz ettiği anlaşılır.

O halde dünya bir devler memleketi olmağa doğru gider ve dünyada yüz milyonluk milletler kurulurken siyaseten dağınık olan kırk milyonluk Türk milletinin istikbali ne olacaktır. Bize göre milli programın hareket noktası bu sual olmalıdır.

Bu sualin cevabı milli ülkümüzün adı demektir. Bu ad Türk Birliği sözleriyle hülasa olunabilir.


***

Her milletin yaşamak için bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre teferruatında değişse bile ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü şu tarihi hakikati kimse inkâr edemez ki her esir milletin ilk ülküsü istiklalini kazanmak, her müstakil milletin ilk ülküsü de henüz esir yaşayan kardeşlerini kurtarmaktır. Fütuhat ve emperyalizm milli ülkülerde üçüncü bir merhaledir.



Bu tasnif kabataslak bir tasniftir. Hayata, şeniyete, milletlerin hususi vaziyetlerine göre bu merhaleler biraz değişebilir. Mesela bir milletin fütuhata başlaması için muhakkak bütün fertlerini kendi sınırları içine alması icap etmez. İtalya cihan harbinden önce milli birliğini aşağı yukarı elde etmişti ama henüz Avusturya da, Fransa da, Malta da, Tunus ta epey İtalyan başka milletlerin esareti altında bulunuyordu. Buna rağmen İtalya milli ülkünün üçüncü merhalesi olan fütuhata başlamıştı. Habeşistan'la ve Türkiye ile yaptığı savaşlar bunu gösterir. O zamandan beri İtalya yalnız Avusturya’da ki İtalyanları kurtarabilmiştir. Fransa da, Malta da ve Tunus’ta ki İtalyanlar henüz kurtulmamıştır. Bununla beraber İtalya yeniden Türk topraklarına göz dikmek için bu esir vatandaşların kurtulmasını beklemiyor. Bunun için biz de diyebiliriz ki milli ülkülerdeki üç merhale istiklal, milli birlik ve fütuhat olmakla beraber bunlar birbirine tedahül etmiştir. Yani sınırları muayyen değildir.

Biri bitmeden öteki başlayabilir.

Milli ülkülerde daima bu üç merhalenin varlığına tarihten istediğimiz kadar örnek bulabiliriz. Mesela cihan savaşından sonra istiklallerini kazanarak milli ülkülerinin ilk merhalesinde muvaffak olan Lehistan’ın ve Baltık milletlerinin bugünkü en büyük dertleri başka ülkelerde kalan ırktaşlarını kendi sınırlan içine almaktır. Finlandiya gibi nüfusu ancak üç milyon olan barışçı bir millette bile Rusya'da yaşayan birkaç binlik ırktaş akalliyeti kurtarmak için çalışan bir cemiyet vardır ve bu cemiyetin başında Ramstedt gibi dünyada ün salmış değerli bir âlim bulunmaktadır. '

Macarların Turan cemiyetinin gayesi ülkücü (= mefkurevi) bir Macaristan yaratmaktır. Lehler hala Yagellon'lar zamanındaki Polonyayı diriltmek için çalışırlar.

Almanların anşlus dedikleri ülkü nedir? Şunu kimse inkâr edebilir mi ki Almanlarla Avusturyalıları birleşmekten men eden kuvvet dünkü galiplerin tahakkümü değildir? Tabiidir ki galiplerin kuvveti azaldığı gün yalnız Almanya ile Avusturya birleşmekle kalmayacak bu birliğe, isteseler de istemeseler de, Lüksemburg ve İsviçre Almanlarını da, sonra Çekoslovakya'daki ırktaşlarını da sokacaklardır.

Sonra, "İtalya irredante" ne demektir? İtalyanlar Cihan Savaşında müttefiklerine niçin ihanet ettiler? Avusturya idaresinde yaşayan birkaç yüz bin İtalyan'ı kurtarmak için değil mi?

Cenup İslavların birleşmesi bu hususta az mı beliğtir?

Yunanların "Megalo İdea"sı az daha, tahakkuk etmiyor muydu?

Romanyalılar her türlü tehlikesine rağmen Besarabya ve Transilvanyayı neden ilhak ettiler?

Şimali Afrika’da, Suriye, Asya, Hindistan’da, Şarkı Asay adalarında gördüğümüz kalkınma hareketlerinin manası nedir?

Çünkü millet ülkülerinin birinci merhalesi müstakil vatan, ikinci merhalesi esir kalan ırktaşları kurtarmaktır. İkinci merhaleyi daha geniş manasıyla söylemek istersek milli birlik terkibini kullanabiliriz.

***

Acaba Türkler bu safhaların hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için haritaya bir bakmak kâfidir. Türkler Anadolu’da ki Kurtuluş Savaşıyla ülkülerinin ilk merhalesinde pek parlak bir şekilde muvaffak olduktan sonra şimdi tabii ve tarihi bir kayıtla ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar.

Belki, milli ülkünün bundan sonraki merhalesini "bugünkü sınırlar içinde inkişaf etmek, terakki etmek düsturu ile izah etmek isteyenler bulunabilir. Eğer bunu söyleyenler, bu fikri zemin ve zamanı hesaplayarak söylüyorlarsa zaten bir değeri yoktur. Çünkü milli ülküler zemin ve zamanla kayıtlandırılamaz. Yok, böyle değil de samimi düşüncelerini öne sürüyorlarsa büyük hamlelerden korkan insanlar demektir. Çünkü bir milletin terakki ve inkişaf etmek istemesi o kadar tabii ve ehemmiyetsiz bir hadisedir ki ona ülkü adını vermek, hatta biraz gülünç olur.

Ülküler daima asırlara bakan, mensup bulunduğu milletin gönlünü heyecanla çarptıran; kan, demir, ateş ve savaş isteyen; pek büyük fedakârlık ve kahramanlıklarla elde edilen, biraz da hayal karışık düşüncelerdir. Hayal kelimesine bakarak yapılması imkânsız diye düşünülmesin. Çünkü her hakikat önce bir hayal olmuştur. Milli ülkülere bakarsak orada nasıl coşturucu hayaller olduğunu görürüz:

İngilizlerin ülküsü En Büyük Britanyadır, yani bütün cihana hâkim olmak.

Almanlarınki bütün Almanları ve Flamanları birleştirerek Ak Denize kadar inip Avrupa’ya hâkim olmaktır.

İtalyanlar eski Roma imparatorluğunu kurmak sevdasına düşmüşlerdir.

Yunanlılar Büyük Bizans'ın hülyasıyla sarhoşturlar.

Görülüyor ki en hakir ve biçare Yunanın bile ülküsünde bir büyüklük, bir ihtişam vardır.

Artık, bu böyle olduktan sonra bütün Türklerin birleşmesi ülküsünü hayal sayanlar, güç bulanlar yahut onunla eğlenen bulunursa onların ya kanından veya niyetinden şüphe etmek yahut iyi düşünemediklerini kabul etmekten başka yol yoktur. Bu kadar zıt menfaatleri olan bütün insanları birleştirmek gayesinde olanların samimiyetine inanıldığı bir zamanda menfaatleri bir olan ve evvelce birkaç defa birleşmiş olan Türklerin yeniden birleşeceğine inanmamak ancak kötü niyetle tevil olunabilir.

Milli ülküler bir yudumda içilecek su değildir.

Şüphesiz ki ülküleri duygular ve düşünceler hazırlar. Fakat onlara daima ölümle, kanla, imanla, bilgiyle; ateşle, barutla ve demirle erişilir.

Sırplar, ülkülerine ermek için bütün vatanlarının düşman istilasına uğraması bedbahtlığına katlandılar. Sırbistan savaşa girerken nüfusu 4.000.000'du. Savaştan çıkarken aynı toprakların nüfusu 3.000.000 kalmıştı. Cihan tarihinde pek az görülen bir fedakârlıkla Sırplar nüfuslarının dörtte birini milli ülkü için feda etmişlerdi. Fakat bugün ortada 13.000.000'luk Yugoslavya var.

Romenler de aynı akıbete uğramışlardı. Memleketlerinde taş taş üstünde kalmamıştı. Fakat dünkü küçük Romanya’dan bugünkü büyük Romanya doğdu.

Almanya ise vaktiyle 400 parçaya ayrılmış bir kargaşalık ve kuvvetsizlik dünyası idi.

Bugünkü yenilmiş, fakat bir Almanya’nın karşısında ise Almanya'yı yenenler titriyorlar.

***

Türkler de birleşeceklerdir. Milli ülkümüzün bu ilk maddesini Bütün Türkler Birleşecektir diye ifade edebiliriz.

[1] 1927 sayımında Türkiye'nin nüfusu 14 milyona yakın çıkmıştı. Fakat bunun hepsi Türk değildi. Mesela 1.184.000 Kürt, 134.000 Arap, 95.000 Çerkez ve saire vardı.

[2] Buna en iyi örnek Çin'dir. En kof bir millet olduğu ve kendi içinden birçok ihanetlere uğradığı halde varlığını koruyabilmesinin biricik sebebi kalabalık olmasıdır

Orhun, 23 Haziran 1934, 8. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:46 pm

YİRMİNCİ ASIRDA TÜRK MESELESİ 2



TÜRK IRKI = TÜRK MİLLETİ

Şimdiye kadar milletin umumi bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat âlimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de "içtimaiyat"ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmi bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.

Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyette ırkı inkâr ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir.

Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz.

Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihen malum ve meşhur olan Türklerdir. Sibirya’nın buzlu bir bucağında yaşayan bir Saka veya Litvanya da yaşayan bir Kıpçak Türk'tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir, Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk'türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçeden başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil. bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat'iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkez, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Laz'dan farkı olmayan zencinin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e biraz benzeyen başka yabancılar neden Türküm deyince Türk sayılıyor? Mademki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benzeyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benzeyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır.

Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyleyenler Türklük için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardadır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçeden başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’te ki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavut'tu. Hâlbuki Edirne'deki 12.000 kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk'tü..



Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa yıllarca neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü Kürtlükle yıkmanın imkânsız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmaya çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkez olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü: dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Ethem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkez'di. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğunu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi…

Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa'nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesör ve doçentlerin Almanya'dan gelen Yahudi profesörlere "biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudi'yiz" dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir de bula bula bir Laz'la bir gürcü bulmuşlardı.

Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine bizzat şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır.

Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdi. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için artık bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da...

Yukarda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. "Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?" diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütü bozuklar bulunmakla beraber Türkiye de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.

Türkümsüler birkaç göbek ileriki babalarının Türk'ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değildirler. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir.

Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle bir kaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekârlık ve dolandırıcılıkla, yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesesine alıp ikisine de yalnız Esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi Yine sahtekâr yetişecektir.

Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinden yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya'dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Hâlbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahlûktur.

Demek ki Türk vatanı için kendisini harcayan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcayanlar da en karışmamış Türkler oluyor.

Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir.

Şüphesiz ki her Türkün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden: lakin Türk olduğunu unutmayan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye'nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistan da Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyleyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk'türler.

Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil'in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudi'sinin bize bir Kırgız'dan daha yakın olması lazım gelirdi. Hâlbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgız'ı kardeş, Yahudi'yi de *** çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgız'ın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudi'nin ise bize düşmanlıkla yoğurulduğunu biliyor, seziyoruz.



Türk milliyetinde dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye de türlü türlü zümreler bulunacaktı.

Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. "Ayın çanaktan yalayanların bir millet olduğu" hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Hâlbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı Marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddelerinin ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek, kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir.

Bundan başka, mademki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanmazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir.

Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir:

1- Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır.

2- Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.

3- Ondan sona dileği Türk olmak lazımdır. Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti

bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik birde bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirine bağlıysa, bu ülkücü (= mefkurevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü bir milletidir.

Orhun, 16 Temmuz 1934, 9. Sayı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
KÜRŞAT TÜRK
BalaKurt
BalaKurt


Erkek
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 50
Nerden Nerden : TURAN CUMHURİYETİ
Kayıt Tarihi Kayıt Tarihi : 26/01/09

MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   Ptsi Ocak 26, 2009 12:46 pm

TÜRKLER HANGİ IRKTANDIR?



Son zamanlarda bazı gazete ve mecmualarda, Türklerin mensup olduğu ırk hakkında bazı yazılar çıktı. Bunların hülasası şudur:

"Türkler Sarı Moğol ırkından değil, beyaz aryani ırkındandır."

İlim yolu ile söylenmek istenen ve fakat objektif esaslara istinat etmeyen bu hükümler hakkında düşündüklerimizi ve bugün bilinen şeyleri söylemek istiyoruz:

1- Bugün insan zümreleri artık renklere göre değil, dillere göre tasnif olunuyor. Eskiden beyaz ırk namı altında toplanan Aryanilerle Samilerin birbirinden çok uzak olduğu, keza eskiden sarı ırktan sayılan Türk ve Moğollarla Çinlilerin hiç bir ırkı yakınlığı olmadığı artık bugün herkes tarafından kabul edilmiştir.

2- Eskiden Türkler, sarı ırkın Ural - Altay zümresinden sayılır ve bu zümreye, Türkler, Moğollar, Tonguzlar, Finler ve Macarlar sokulurdu. Bugün Fin ve Macarların yakın akrabalığı isbat olunmuş ve hatta Fin, Eston ve Macarlardan mürekkep bir Fin - Ogur zümresi teşekkül etmişse de Türk, Moğol ve Tonguzlar'ın bunlarla akrabalığı ispat olunamamıştır.

3- Diğer taraftan Türklerle Moğolların bir asıldan geldiği kat'i suretle ispat olunmuş ve Tonguzların bu zümreye iltihakı için, muvaffakıyetli mesaiye başlanmıştır. Hatta şimdiye kadar sadece Türk sayılan Çuvaşların da Türklükle Moğolluk arasında olduğu anlaşılmıştır.

4- Türkler ve Moğollarla Aryaniler arasında ise şimdiye kadar hiç bir yakınlık gösterilmemiş ve ispata kalkışılmamıştır.



Türklerin Aryani ırkından olduğu hakkındaki yanlış düşüncelerin niçin kabul edilmek istendiğini bilmiyoruz. Sanırız ki, Moğolların vahşi ve barbar, Aryanilerin ise medeni olduğu hakkındaki eskimiş telakkiler buna sebep oldu. Bu telakki bazen o kadar garip şekiller aldı ki, Kürtler hakkında bir seri makale neşreden bir zat, kendisine göre saydığı bir takım delillerden sonra "Kürtlerin de Türkler gibi Aryani ve Türk cinsinden olduğunu" ilan etti.

Bu meseleyi yalnız hissi düşüncelerin mahsulü de telakki edemeyiz. Vahşi Moğollarla akraba olmamak için, Turanlılık inkâr ediliyorsa, Çingenelerin de mensup olduğu Aryani ırkına girmek hislerimizi daha çok incitmez mi?

Moğol, ne kadar medeniyetsiz ve barbar olursa olsun, hiç olmazsa hakiki bir askerin meziyetlerine maliktir. Hâlbuki Türk - Moğol akrabalığı bugün ilmi bir hakikattir. Bunları tarihleri ve kanları o kadar birbirine karışmıştır ki, ayrı ayrı tetkik edilmelerine imkân yoktur. Ayın adı taşıyan bir kabilenin yansı Türkçe, yansı Moğolca konuşuyor. Hatta bazen tarihin bir devresinde Türkçe konuştuğu halde bir zaman sonra Moğolca konuşan ve yahut her iki dili birden kullanan kabileler görüyoruz. Nitekim Çingiz Han Moğollaşmış bir Türk'tü. Aksak Temür ise, Türkleşmiş bir Moğol'du.

***

Tarih tetkikatı ilerledikçe, Türklerin ve Moğolların barbarlığı hakkındaki telakkilerin çok mübalağalı olduğu meydana çıkıyor. Bunların yaptıkları fütuhatın da büyük medeni neticeleri olduğu anlaşılıyor.

Türklerin Aryani sayılması neticesinde meydana çıkan telakkilerden biri de Hititlerin Türk olmasıdır. Bunu ileri süren nazariyeciler Türklerin Anadolu da ki eskiliklerini isbat etmek ve bir veraset hakkı bulmak istiyorlar. Şüphesiz hissi cihetten bunu hepimiz isteriz. Fakat ortadaki hakikat şudur: Hititlerin abideleri okunmuş ve bunların Türk değil, Aryani oldukları anlaşılmıştır. Hititlere intisap için Aryaniliği kabul ise, bizim için çok tehlikeli bir yoldur. Bir defa ırkımızın antropolojik hususiyetleri hiç de Aryanilere uymaz. Hatta bizim antropolojik hususiyetlerimizi inkâr ederek Anadolu Türk'ünü eski Yunanlıların bakayası diye göstermek isteyenlere faydalı bir zemin-hazırlamış oluruz. Bugünün ilmi hakikatlerine dayanarak, düşüncelerimizi şöyle hulasa edebiliriz:


Türkler için yabancı kavimlerin medeniyetine sahip çıkmaya lüzum yoktur. Biz, bizzat kendi yarattığımız medeniyeti tamamen meydana çıkarabilirsek vazifemizi yapmış oluruz.


Bugün medeni bir millet olarak yaşamak için, İsa dan önceki asırlarda bir medeniyet yaratmış olmaya lüzum yoktur. Nitekim bugünkü Avrupa milletlerinin hiç biri böyle eski bir medeniyete sahip değillerdir. Garbın medeniyette şarka üstün gelmesi 16'ıncı asırda başlamıştır. Eğer bilmediğimiz vesika ve deliller mevcut da bunlara müstenit yeni ve orijinal bir tez müdafaa edilmek isteniyorsa, şüphesiz bunun da yeri gazete sütunları değildir.

Böyle yazılar gençlerimizin ve henüz Türk tarihi ile yakından ve derinden alakadar olmayan kardeşlerimizin fikirlerini bulandırır. Mazimize karşı, itimat hislerini azaltır. Mevcut hakikatlere de şüphe ile bakmasına sebep olur. Bunun için Türk yavrularına gayet açık olarak söylemeliyiz ki: "Senin ataların, çorak topraklarda, sert iklimlerde ve kalabalık milletlerin arasında yaşadığı için, mükemmel asker olmuş ve ömrü tabiatla ve milletlerle savaşarak geçmiştir. Buna rağmen fırsat bulduğu zaman, yüksek medeniyetler kurabilmiştir. Fakat askerlikte kazandığı yüksekliği, henüz medeniyet sahasında göstermeğe vakti olmamıştır."


Bu halde, bizim anamız olan ırkın adı nedir? Buna Altay veya Turan ırkı diyorlar. Biz bu ana ırktan türeyen ve sonra onun ayrıldığı şubelerden birini teşkil eden bir koluz. Aryani olmadığımız ise, şarkı Türkistan da bulunan resimler ve elde edilen Türk heykelleri ile de meydana çıkmıştır. Bu resimlerden mühim bir kısmı Alman âlimleri tarafından neşredilmiştir. Onlarda, Türk, Çinli, İran ve Hintli simaları gayet karakteristik bir surette birbirinden ayrıdır. Bu mukayese de Aryani olmadığımıza son ve müspet bir delil teşkil eder.

Atsız Mecmua, 1931, 6. Sayı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK HAKKINDA...
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» DYNAVOX M3 CİHAZI HAKKINDA

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Ülkücü Forum :: Hüseyin Nihal ATSIZ-
Buraya geçin: